fear-615989_1920

Ben Kimim ? (2)

Mustafa BİRGİN: Yani “Doğru olan şudur, benim rızam şu şekilde davranmandır” diyor, tavsiye ediyor yüce yaratıcı. Ama seni oraya zorunlu kılmıyor, serbest bırakıyor. Seçme durumu söz konusu olduğu için sonuç olmalı. Yani bir sınav varsa bir de sonuç olmalı gibi. Bundan murad nedir?

Sefer YEŞİL: Allah’u Teâla bizi bir evren donanımın içerisine getiriyor, evreni de insanın hizmetine veriyor. İnsanın yaşamına baktığımız zaman bunların hepsinin insanın hizmetinde olduğunu görürüz. Mesela bir elma, ayvanın tadını bilmez; bir çilek, karpuzun tadını bilmez. Hepsi tatlıdır ama tatlarını anlama özelliğini Allah, insanlara vermiştir. Dili insana vermiştir. O tadı algılayacak olan beyni insana vermiştir. Bir gül lalenin kokusunu bilmez, bir papatya nergisin kokusunu bilmez. Bunların hepsini deşifre edecek mekanizma bizdedir.

Aynen böyle olduğu gibi evren kitabını, insan kitabını okuyabilecek donanımı da bize vermiştir. O yüzden kişi, yalnızca tercih edebilme özelliğidir en derinde. Ne dedik, en derine inelim en derine… Bedeni bırakalım ve bedenden biraz daha öteye geçelim, ruhsal donanımlarımızdan biraz daha öteye geçelim. Şöyle söyleyeyim: Abd neydi? İtaat eden demekti. İtaat edenin; yani abd’in bir de itaat edileni olmalı. İtaat edilenin adını da Kur’an veriyor “mabud’’. İtaat eden‘’abd’’, itaat edilen ‘’mabud’’. Mabudun, mabud olabilmesi için iki temel özelliğinin olması gerekir. İki temel özelliğinin olması gerekir ve şarttır.

 Mustafa BİRGİN: Ben bunlardan bir tanesini konuşmamızdan anlamış bulunuyorum. Onun hiçbir şeye itaat etmemesi gerekiyor. Bu önemli bir sonuç, doğru mudur?

Sefer YEŞİL: Evet, onu şöyle değerlendirelim: O, mabud’dur. Hiçbir şeye ihtiyacı olmamalıdır. Tabiri caizse “mabud” olabilmesi için itaat etmemesi gerekiyor ama çok ince bir çizgiye dikkat etmek lazım. Mabudun, mabud olabilmesi için bir ”Rab”lik özelliğinin, bir de “Meliklik” özelliğinin olması gerekir. Peki, bu ne demek? Bugüne kadar Rab ve Melik kavramlarını duyuyorduk ama tam olarak hakikatini kavrayamıyorduk. Mabudun iki temel özelliğidir “rab” ve “melik”. ”Rab” demek terbiye edici demektir, terbiye eden demektir. “Melik” demek otorite demektir, güç demektir. Mabudun, mabud olabilmesi için terbiye edici olması gerekiyor ve bu terbiyesini uygulatıcı bir gücünün olması gerekiyor.

Mustafa BİRGİN: Bu durumda Rab, varlıkların kendi sistemini ya da kendi programlarını oluşturan diyebilir miyiz? Yani varlıkları terbiye eden, onlara yön veren anlamına mı gelir? Buyurun.

Sefer YEŞİL: Evet, itaat edenin itaat edilenle olan iletişimi de iki boyutludur. Mabudun, abd’e göndermiş olduğu terbiyesinin adına “din” denir.

Mustafa BİRGİN: Bunu bir daha söyler miyiz?

Sefer YEŞİL: Mabudun, abd’e göndermiş olduğu terbiyesinin adına “din” denir. Mabudun, abd’e göndermiş olduğu mesajlara, iletilere, bilgilere… Bunu istediğiniz kadar çoğaltabilirsiniz bu iletişime din denir. İtaat edenin, itaat edilenle teorik ilişkisine din denir. İtaat edenin, itaat edilenden aldığı bu mesaj ve bilgilere karşılık verme şekline de ”itaat” denir. Yani bir diğer adı “ibadet” denir. Bu iletişimin sağlıklı olabilmesi için itaat eden, itaat edilenin Rab’lik özelliğinin terbiyesine ve Meliklik otoritesinin gücüne sığınmalı ve aldığı bu bilgilerin doğrultusunda itaatini sergilemelidir. Bu, yaratılan her varlığın en temelinde işleyen sistemdir. Bu sistem sizde de bende de işler. Diğer varlıkların en temelinde de bu işler. Mabudun rab’lik ve meliklik özelliği hayatın en temelindeki temel kavramlar sisteminin bir parçasıdır. Bunu biraz daha açalım isterseniz. Abd’in, mabuddan aldığı bilgi, ileti, mesaj… Bu iletişimin teorik yanıdır ve bu iletişimin teorik yanı olmaz ise Abd’in itaatinin sağlıklı olmasına imkân yoktur. Burada ne demek istiyoruz? Mabudun terbiyesi olacak ki, Abd’in itaati sağlıklı olsun. Abd de mabudun terbiyesine girecek ki, itaati sağlıklı olsun.

Mabudu düşünelim. İtaat edilen varlık eğer ki kendi bünyesinde rablik ve meliklik özelliğini taşımıyor ise; yani itaat edene terbiye gönderme ve bu terbiyeyi uygulatabilme gibi bir özelliği yok ise mabud olamaz. Şimdi, bunları niçin anlatıyoruz? Çünkü biz bu temel kavramları deşifre edemediğimiz zaman kendimizi bir şey zannediyoruz, olduğumuzdan fazla zannediyoruz. Yaratıcı, bu sistemi işletmediği zaman zaten biz neyiz, kimiz? Bu soruların cevapları doğrultusunda yola çıkmıştım. Yaratılan her varlık abd’dir, itaat edendir. Yani istek de istemesek de aslında bir itaatin içindeyiz zaten.

Bakın tekrar aynı şeyi vurguluyorum, yalnızca insanlar ve cinler hariç bütün yaratılmış varlıklar aynıdırlar ve gönüllü itaat ederler. İnsan ve cin, cüz-i iradesi ile diğer bütün varlıklardan ayrılır. Cinler ve insanlar kesintisiz itaatini gönülsüz de yapabilir, gönüllü de yapabilir. Bu gönüllü ve gönülsüzlük nasıl oluyor? Burada biraz duralım. Bir şey anlatmak istiyorum.

Mustafa BİRGİN: Gönüllü ve gönülsüzlük olayı zihinlerde sanki biraz soru işareti oluşturuyor. Hani dediniz ya “Varlıklar gönüllü olarak itaat eder.” bunu nasıl anlayabiliyoruz? Yani gönüllü olduklarını nasıl anlayabiliyoruz? Çünkü onlar programlanmış zaten, hal böyleyken onların gönüllü olduğunu nasıl anlayabiliyoruz?

Sefer YEŞİL: Onların gönlü olmadığı için gönüllü itaat ederler.

Mustafa BİRGİN: Bu da ilginç.

Sefer YEŞİL: İlginç değil mi? Şöyle söyleyeyim: onlarda itaatsizliği düşünüp, itaat edip etmeme kararını verebilecek mekanizma olmadığı için , varlıklarını ve terbiyelerini yaratıcıdan aldıkları için, hiçbir şekilde itaatsizlik ortaya koyabilecek bir düşünce yapıları olmadığı için itaat ederler. Yani bir inek, bir koyun, bir ağaç itaatini nasıl gönülsüz yapabilir ki? Onun programı zaten gönüllü bir itaat üzerinedir. Mesela şu an sizin bedeniniz bir itaat üzerine işliyor. Sistematik bir şekilde itaat ediyor, ta ki içteki ve dıştaki donanımlara siz gelinceye kadar. Siz girdiğiniz zaman, bu bedende siz olduğunuz zaman bu bedendeki itaat farklı bir boyut alıyor. Bu bir eğitim süreci sonrasında anlaşılabilir, belli bir aşamadan sonra ne denildiği daha iyi anlaşılacaktır. “Neden?” derseniz, şu söylediklerimi kavrayabilmemiz için hep beraber bir kavram bilgisine ihtiyacımız vardır. Çünkü her bilimin  kendi içinde minimum kavram sistemi vardır. Kur’anda da bu böyledir. Kur’anda insanla alakalı ve Kur’anın kendisinin anlaşılabilmesi için gerekli olan bir kavramlar sistemi vardır. O yüzden kavram bilgisi şarttır.

Biz onu kavrayamadığımız zaman şöyle bir durum oluyor: anlatan ne anlatırsa anlatsın, dinleyen o yaşına kadar getirdiği bilgi ve kavramlar ile dinlediği için anlatılanı kendi zihinde tam kalıbına dökemiyor ve anlamlandırmakta zorlanıyor. Söylenen her kelimenin derinindeki ruhi manasını, ruhsal manasını kavramak yerine onun bedensel manası ile ilgilendiğimiz için derininde ne anlatıldığı kaçırılıyor. Şimdi, gönüllü ve gönülsüzlüğü insanlar arasında kullanıldığı gibi algılarsak o kavramları tam yerine oturtamayabiliriz.

Mesela yüzeye çıkalım. İtaat eden, itaat edilen kavramları Kur’an da hangi anlamda geçiyor buna bakalım. Çünkü sistematik içerisindeki yerini kavrayabilmemiz için bu kavramları hakkıyla anlamamız gerekiyor. Eğer bu kavramları hakkıyla anlamazsak, daha önceki bilgilerimizle ilişkilendirir ve onları baskın çıkartırsak bu kavramları algılayamayabiliriz. Bu yüzden tekrar söylüyorum: Her bilimin kendi kavram sistemi vardır. Bir bilgisayar programcısıyla konuşurken bilgisayar sistemi hakkında minimum bir bilgimiz olmalı, yoksa konuştuğu dil bize yabancı dil gibi gelir. Tıp literatürünü bilen bir uzmanla konuşurken o, sizin anlayabileceğiniz minimum noktada müşterek bir yer bulur ve orada konuşursunuz. Hoca anlatır, öğrenci anlamadığı zaman hoca anlatamadı olur. Bunlar bizim gerçek bilgilerimiz, kendi uzmanlık alanımız olması gereken bu bilgiler ve bu süreç eğer es geçilirse; insan hangi alanda uzman olursa olsun bu alanda uzman olamadığı için yaşama sağlam bir şekilde bakamayacak.

Mustafa BİRGİN: Az önce “Ancak kendi potansiyeli ölçüsünden bakabilecek” diyordunuz, ben böldüm. Oradan devam edelim.

Sefer YEŞİL: İşte şunu demek istiyorum: Temel kavramlar sisteminin evrensel işleyişini deşifre ettikten sonra bunu bir eğitim metodolojisine dökeceğiz, ben biraz başa alıp daha sonra bu konuya geleyim. Hani “şuan nelerle uğraşıyorsunuz, daha önce neydi durumunuz, şimdi ne yapıyorsunuz?” gibi sorularla buraya gelmiştik.

Mustafa BİRGİN: Yani bazen kimileri “Çok düşünme kafayı yersin.” ya da “Derine dalma boğulursun.” gibi yanıtlar vermiş bazı soruları sorduğunuzda. İşte o sorulardan derine doğru yol aldık ve buralara geldik. Ben de acaba diyorum şimdi doğru mu söylemişler? (Tebessüm 🙂  Değil tabi ki işin esprisi bu, buyurun devam edelim.

Sefer YEŞİL:  Şuraya getirmek istiyorum: Günümüz insanının bulanıklığının temeli, aslında kendi gerçeğini öğrenmenin metodunu bilmemek ve buna bedel ödemekten kaçmaktır. Dünyaya bakan ciheti ile herhangi bir konuda uzman olabilmek için elli yılını verir, ömrü eğitim sıralarında geçer, bir alanda uzman olabilmek ve bir meslek sahibi olabilmek için uğraşır. Bu, insanın dünya saadeti içindir. İnsan, ebedi saadetinin asıl kaynağı olan bilgiye eğer bir iki yılını ayırmayıp ana konusunun bu olduğunu kaçırırsa çok büyük bir hüsrana uğrayacaktır.

Günümüz insanlarının bulanıklığının temelinde de karışık bilgi ve metotsuz bilgi vardır.

Mesela lise öğrencisine, üniversite sorusu soramayız. Yani hepsinin kendi içerisinde yılları, ayları ve metotları vardır. İlkokul öğrencisine kalkıp da logaritmadan, polinomlardan soru sorabilir misiniz? Bu bir zulüm olur, yani bir sıra takip edilmelidir. Bir a,b,c verilmelidir, kelimeler öğretilmelidir, paragrafa geçilmelidir gibi. Ama ne oluyor günümüzde, bu üniversiteye biz hiç yazılmadık. Hayatın temel kavramlar üniversitesine… Kur’anı anlama, vahiyle buluşma üniversitesine hiç yazılmadık.  Ama günübirlik din muhabbetleri ettiğimiz için yıllarca oradan buradan, bir tasavvuftan, bir kaderden, bir namazdan, bir oruçtan beynimiz dolduğu için sistematik bir bilgi ile hayata bakmadığımız için karışık bilgiler içerisindeki bu sistematiksizlik bizi bulanıklığa itti. Bulanık bir gönül, bulanık bir zihne itiyor ve bu bulanıklık içerisinde din bize; cazip gelmeyen, karışık olan, içerisine girenlerin çıkamayacağı, çok düşünenlerin kafayı yiyebileceği bir olgu gibi tanıtılmaya çalışılıyor. Acaba bu işin bir sistematiği var mı? Din, İslam ve Müslümanlık adına bunu bize kim öğretebilir?

Mustafa BİRGİN: Bu noktada sanırım en güzel model Hz. Peygamber ve kaldı ki din, İslam pat diye bir anda gelmiş değildir. 23 senede vahiyler tamamlandığına göre aşama aşama gelmiştir. Bu durumda hani siz söylediniz ya işte İlkokul çocuğu önce okulu bitirecek, ortaokul, lise ve üniversite falan derken uzmanlaşacak. Hal böyleyken belki de Kur’an-ı Kerimi bu şekle uyarlayacak olursak, azar azar geliyor ve gitgide uzmanlık artıyor diyebilir miyiz?

Sefer YEŞİL: Katılıyorum, çok güzel bir yere değindiniz. “Peygamber Efendimiz bu sistemi nasıl anlattı, tebliğe nerden başladı?” düşüncesi çok önemlidir. Müslüman olmak aslında bir sonuçtur. Müslüman olabilmek için imanlı olmak gerekir, imanlı olabilmek için imanın 6 şartını anlayıp kavrayabilmek gerekir. ‘’Bu altı şartı anlamaya nerden başlamalıyız?’’sorusuna da Peygamber Efendimiz ‘’Kelime-i tevhid’’ cevabını verir. Bakın bin dört yüz sene önce peygamber efendimiz insanları ilk önce neye davet etmişti, nasıl davet etmişti? Peygamber Efendimiz tebliğe başladığı ilk yıllarda insanlara namazı, orucu, zekatı, haccı, içki içilmemesini anlatmamıştır. Başlangıç noktası Kelime-i tevhid olmuştur. O zaman bizim kendi adımıza sorgulamamız gereken La ilahe illallah’ı ne kadar biliyoruz, ne kadar anlıyoruz?

Örneklendirecek olursak bir ağacı düşünelim. Ağacın toprak altı bölgesi iman hakikatleri, toprak üstü bölgesi İslam hakikatleridir. Eğer ağacın köklerini, yani toprak altı bölgesini zihninizde tam olarak oturtamazsak;  İslam hakikatleriyle ne kadar uğraşırsak uğraşalım işin özünü kavrayamayız. Böylelikle de tevhidin manasına erişemeden kulluk etmeye çalışırız ve şekilcilikten öteye geçemeyiz. Mesela Peygamber Efendimiz bir hadisinde ‘’ Nice namaz kılanlar vardır, kıldıkları yatıp kalkmaktan ibarettir. Nice oruç tutanlar vardır, tuttukları oruç aç kalmaktan ibarettir.’’ diyor. Hac ve tavaf ile de alakalı bunun gibi hadisler var.

Yani günümüz insanı için söylüyorum: İnsanlar iman noktasında zayıf olduğu için, iman hakikatlerini gönlünde oturtamadığı için ve o bölgenin zayıflığının farkında olmadığı için devamlı İslam’ını artırır, namazını artırır, orucunu artırır, az yer, gece namazlara kalkar, zikrini artırır, ama tatmin olmaz. Hala bir bunalım içindedir, hatta bunlar bunalıma götürür insanı. Neden? Ağacın toprak altı bölgesini es geçip sadece toprak üstü bölgesini artırmıştır da ondan.

“İslam, imanı korumak için vardır. İman da İslam’ı korumak için vardır.” Bir örnek vereyim: nasıl ki ağacın en derinindeki küçücük bir kök, aldığı mineralleri ve suyu en yukarıdaki yaprağa kadar gönderir; nasıl ki o yaprağın yaptığı fotosentez, aldığı o güneş ve o vitaminler köke gider… Bakın İslam’la imanın birbiri arasındaki sinerji de böyledir, bu bir bütünün işleme sistematiğidir. Bunu kaçırırsak, olmayan bir şeyi korumaya çalışırız. Namaz imanın evidir. Kazanılmış imanı korur, oruç da böyledir, zekat da böyledir. Kazanılmış olanın muhafazasıdır. Para kasanız var; bir kasa daha alıyorsunuz, bir kasa daha… Ama içini doldurmuyorsunuz. Neyi koruyorsun ki? Korumayı istediğin kadar arttır, korunacak şey olmadığı zaman koruma bir şeye yaramayacaktır. Yani bu zaviyeden baktığımız zaman “Biz nerden başlamalıyız?” sorusu… “Bu bulanıklığımızı, bu dağınıklığımızı, bu zihin kirliliğimizi nasıl atarız, nereden başlayalım?” Başlayalım bir yerden, yani bu işe başlamak zorundayız. Bu bulanıklıkla, laubalilikle, bu lakaytlıkla bu süreç yürümez. Hangi anlamda söylüyorum? Tabiri caizse bu mesleği en iyi icra edene; Peygamber Efendimize bakalım. Yani meslek dememin sebebi tebliğ yönüyle… Neydi, nasıl yaptı? Direkt olarak ağacın altı kökünden birincisiyle başladı: “La ilahe illa Allah” ile “La ilahe illa Allah”… Ben yıllardır söylediğim halde; bir gün olsun kelime anlamının derinliği ile alakalı hiçbir araştırma yapmadım. “LA İLAHE İLLA ALLAH” cennetin anahtarıdır.

Zaten “La ilahe illa Allah” demişim, ben cennete gideceğim. O diğer hatalarım da affedilecek nasıl olsa müslümanım… Bu avuntu ve bilgisizliğin güvencesini yaşadım yıllarca. İnsanlar ne yapıyor mesela; ne kadar bilirsen o kadar sorumlusun, az bileceksin. Ne kadar az bilgi, o kadar güvendesin. Böyle değil işte…

Mustafa BİRGİN: Öte taraftan “Alimin uykusu, cahilin ibadetinden üstündür.” diyen bir Peygamber Efendimiz var değil mi?

Sefer YEŞİL: Çok yaşa Mustafa Hocam, hakikaten öyle. Hakikaten derken tasdiklemek bize düşmez ama yani alimin uykusu bile dış dünyasının içine yansıması nedeniyle farklıdır zaten. Cahil, namazda bile hesap kitaptadır. Yani şu an toplumumuzda bizler de öyle… Bugüne kadar şöyle zannediyordum:

Ben işte “Peygamberlere iman nedir?” diye sorsalar imanın hakikatlerinden biri derdim. Su götürmez bu akide ile alakalı bütün ehli cumhurun ittifak ettiği bir şey varsa o da şudur: İtikadı bilginin olmadığı yerde ameli bilgi geçersizdir. Amellerimiz itikat noktasından kaynaklı değilse, hepsinin geçersiz olma ihtimali vardır Allah korusun. Şekildir, gösteriştir, riyadır  yani. İşin başka boyutunda, “Peygamberlere iman nedir?” diye soruyorlar. Aklımıza gelen peygamberleri sayıp, bunlara inanıyorum diyoruz. “Meleklere iman nedir?” diye soruyorlar. Aklımıza gelen melek isimlerini söylüyoruz,  bunlara inanmaktır diyoruz. İmanın, yani ağaçların kökü bu kadar öyle mi? Peygamberlere imanın; içte ve dışta, bireyde ve  alemde , bir bütünde, varlık aleminde peygamberlere imanın gerçeği bu mu, bu kadar mı? “Meleklere iman” mevzunu böyle mi anlatacağız. “Kitaplara iman nedir?” diye sorulduğu zaman, kitap isimlerini sayıp “Bunlara inanmaktır, bundan ötesi yok ki, ne kurcalıyorsun, dinden mi çıkacaksın?” denildiği için söylüyorum: Dinden çıkılmaz. Saniyenin milyarda biri adedince dinden çıkılmaz, insan hep dindedir. Hep itaatlidir. Hep mabudludur,  çıkamazsın. Bunların anlamlarını konuşacağız zaman zaman. Şimdi biz hepsini burada konuştuğumuzda; yine bir kavram kargaşasına sebebiyet verip, sonra az önce sizin de dediğiniz gibi ”Hee hocam çok düşünürsek gelinen boyut bu herhalde; anlaşılmayan cümleler…” gibi algılanır bu da.

Şunu hissettirmemiz gerekiyor kardeşlerimize ve kendimize: “Bu iş böyle gitmez, namazın, orucun, zekatın her birine bir dosya açıp, her birinin Kur’an da gerçek anlamda ne demek istediğini ortaya koymadıkça; birimde, bireyde, evrende ve toplumda bunların nasıl işlediğini görmedikçe, şahit olmadıkça şehadetimiz eksik olacaktır. Biz kelime-i şehadette “Ben şahitlik ederim ki” deriz. Neye şahitlik ediyorsun? “Allah birdir” nasıl şahitlik ediyorsun bunu anlat. Bir kere üzerinde düşünmemişiz kelime-i şehadetin. “La ilahe illa Allah” ne demek? Allah tan başka ilah yoktur demek. Peki, gerçekten Allah’tan başka ilah yok mudur ? Yoktur. Ya emin misin? Yoktur. O zaman haşa ve kella Allah, Allah olarak bu soruyu neden soruyor ve teyit etmemizi istiyor? Niye cennetin anahtarı olarak koyuyor hiç düşündük mü? Zaten yok olanı tasdiklemek ne kadar ehemmiyetli ki? Burada her şey zıttı ile kayyum değil mi? İşte o zaman kafa dank ediyor: “La ilahe illa Allah” ne demektir? “Sahte İlahları reddetmek, hak olan ilahı kabul etmek”.  Bu ne demektir? Allah, kendisinin tasdikini önce bir redde bağlıyor. Önce “İlla Allah” demiyor. Bak cennetin anahtarına. Önce sahte ilahları bir reddet, sonra Hak İlahı bir tanı ve bu ikisi arasında seçim yap, hangisini istiyorsun? Kişi sahte ilahları tanımadan, bunları reddetmeden Hak ilaha itaati, imanı sağlam olmaz. Ayet ve hadislerde öyle söyleniyor. O zaman diyoruz ki “Ya Rabbi biz sana sığınıyoruz ve senden yardım diliyoruz.

Bize bu sahte ilahları tanımamızda, kavramamızda ve reddetmemizde yardımcı ol. Nasıl tanıyabiliriz?” Kendisi Kur’anında bu sahte ilahları tanıtıyor. Bir tanesi “Heva”, bir tanesi “Tagut”, bir tanesi “Cibt”… Bireysel hayatın, toplumsal hayatın ve evrensel hayatın ayrı ayrı sahte ilahları var ve bu sahte ilahlar işlevini sürdürüyorlar. Birey; kendisindeki, toplumdaki ve evrendeki sahte ilahları tanıyıp, bunları reddetmedikçe “İlla Allah” tam bir şekilde olmuyor. Yani bunlar sahte ilahlar. Hak İlah’ın yanına sahte ilahlar ediniyoruz. Hangi anlamda? Az önce ne dedik: Yaratmada, yaşatmada, yönetmede yasalar var dedik değil mi? Bakın yaratmada Allah’a inanıyoruz, yaşatmada da ona inanıyoruz; ama yönetimde onun yönetimine, onun ayetlerinin yoluna girmiyoruz. Kendi bireysel düşünce, bilgi ve birikimlerimizle hareket ediyoruz. Hak din olan dinin yanına sahte bir din icat edip, ona uyuyoruz. Şu anda yaşantımızda vahiy yok, vahiyle yaşamıyoruz.

Senin bilgisayarcı olduğunu bildiğim için şöyle bir örnek vereyim mesela: Sendeki hafıza ve iç donanım senin dahilindir, ben şu an sana göre hariciyim. Senin hard diskine göre ben harici hard diskim. Harici hard disk olarak şu anda sana veri gönderiyorum sen; eğer dahilini çok seviyorsan, hariçten gelenleri temizleyerek içeri almak zorundasın. İşte bunları temizleyerek içeriye alman için de bir program kullanmak zorundasın. Eğer; hakkaniyetliysen, çok iyi bir insansan hariciye zarar vermemek için de onu kullanırsın. Dersin ki: “Benim hard disk pis kardeş, bende virüs var. Özür diliyorum, mesela: Kendi hard diskinin yanlışlığının farkında olduğun için temiz bir hard diskle karşılaştığın zaman ona zarar gelmemesi için hakkaniyetli davranıp, o programın filtresinin olup olmadığını sorarsın.

Mustafa BİRGİN: Önemli bir noktaya parmak bastınız. Siz beni neden onca senedir yalnız yaşıyorum zannediyorsunuz? (Tebessüm)

Sefer Yeşil: Yani ben  “Toplumdan gelecek virüslere karşı; kendimi, bireylerle iletişimimi keserek koruyorum.” gibi algıladım.

Mustafa BİRGİN: Yok, ben yeterince fazla kötü verilere sahip olduğum için o kötü verileri, kirli verileri başkasına bulaştırmayayım diyorum. Ama arada işte, siz geliyorsunuz. Biraz sizlere empoze  ederek rahatlıyorum. (Tebessüm)

Sefer YEŞİL: Yani burada önemli olan şu: “Biz ne zaman bu filtreyi edineceğiz; ne zaman mevcut bilgilerimizi bu filtre ile tarayıp, pis olanları atıp, temizleriyle yola devam edeceğiz? Bundan sonra kendi gönlümüzü ve zihnimizi dıştan gelen etkilere karşı korumaya alacağız?” işte bu filtre, vahyin kendisidir. Yani vahiy filtresini; Kur’an filtresini hayatında kullanmayan bir insan, kendi çıkar ve menfaatlerinin filtresini takar. Menfaatine uyanları alır, uymayanları almaz. Buda bir filtredir. Günümüz insanının geldiği yer vahiy filtresinden uzak olduğu için, işine geleni alıyor; gelmeyeni almıyor. Yani garip bir filtresizlik söz konusudur. O yüzden biz bir an önce sağlıklı bir süreç oluşturmak zorundayız. Oluşturmadığımız zaman ne oluyor? Mesela şu an vahyin kontrol etmediği, toplumun kendi çıkar ve menfaatleriyle örtüşen yasalarla yaşam sürdürüyoruz. Bak az önce dediğimiz gibi “İnsanlar, Allah’ın bizden istediği itaati tam olarak gerçekleştirmiyor ve ona rağmen bir şeylere itaat gerçekleştiriyor. Kime itaat ediyorsun sen? Kişi kendine itaat ediyor, çünkü Allah kendisine sağlıklı itaatin nasıl olduğunu Kur‘anında belirtiyor. Ben şunlardan memnunum, şunlardan memnun değilim; bunları yaparsanız ben bunu itaat olarak kabul etmiyorum, sen kendine itaat ediyorsun.

Menfaatimizle çakıştığı halde ahiretimiz için sevap olan durumla karşı karşıya kaldığımız zaman: “Kardeşim, kısa sürede bu menfaat gibi gözüküyor; ama ahiretime bakan cihette sıkıntılı olabilir.” deyip onu reddediyor muyuz, etmiyor muyuz? Gerçek menfaati gözetiyor muyuz? O yüzden, bireyin kendisine bakan ilahı kendi içindedir yani “Heva”. Kendisini dinlemesi… Bunlar çok ayrıntılı olacağı için ve program uzayacağı için ben daha sonraki programlara bırakmak istiyorum. Ama biraz daha şu şekilde açayım: Toplumun ondan istediği; vahyin, Allah’ın ondan istediğinden baskın geliyor ve toplumun istediklerine uymaya başlıyor kişi. O zaman ne oluyor? Topluma uyuyor, Allah’ın ondan istediklerine rağmen toplumun gerektirdiğiyle hareket etmeye başlıyor.  Bunlar karışık bir hal almaya başlıyor. Buraya nereden geldik? “ Temel kavramlar sistemi.” Biz eğer temeldeki işleyen sistemi, dini ibadeti, peygamberi; tekrardan bir diriliş olarak anlayıp, algılayıp, anlatan bir yapıya bürünmezsek; yüzeysel olan eğitimlerin hepsi boşlukta kalacaktır. Çünkü problem en derinde işleyen bu sistemde değil, problem yüzeyde işleyen sistemde. Düşünebiliyor musunuz? Televizyonunuzu açıyorsunuz yerde bir genç yatıyor ve beş kişi onu tekmeliyor. Neden? Onların giydiği tişörtten giymediği için, başka takımdan olduğu için, başka partiden olduğu için… Geldiğimiz yere bakın. Yüzeyde neredeyse cihat ilan etmiş, adam öldürecek yani. O hale gelmiş. Bir gruplaşma yüzünden gelinen hale bakın. Ben ilk eğitimi oluşturmaya başladığımda sahip olduğum çoğu bilgiyi bıraktım.

Mesela taraftar her şeyi… Parti anlamında, takım anlamında… Şimdi burada yanlış anlaşılmasın. Sevdiğim rengi, düşüncelerimi, saplantılarımı, kilitlenmişliklerimi sahiplenmedim. Yani yanlış olabilir bunlar dedim, bıraktım sakin bir şekilde. Yeni bilgilere açık olma adına kilitlenmemek, şartlanmamak lazım.

Mustafa BİRGİN: İslamiyet teslim olmaktır ya hani. Belki de kendinizi teslim edecekseniz zaten bazı şeylerden kurtulmak zorundasınız. Özellikle saplantılarınızdan, böyle fanatikçe sahiplendiğiniz şeylerden kurtulmak zorundasınız ki teslimiyet olabilsin. Değilse tam anlamıyla bir teslimiyet olmaz zaten.

Sefer YEŞİL: Çok güzel, Allah razı olsun. Yani sizde birikmiş, kist haline dönüşmüş kalıpları atmadıkça yeni bilgilere kendinizi açamıyorsunuz. Çünkü yılların getirdiği bir veri tabanıyla hareket ediyorsunuz. Dahasını, üzerine gelenlerle geçmiş veri tabanınız uyuşmadığı için kafamız almıyor. Sistem onu atıyor, o yüzden yeniden; vahyin oluşturduğu bir veri tabanı ve onun filtresiyle yaşam sürmek için mevcut bilgi birikimlerimizi de bırakmak buharlaştırmak gerekiyor. O doğrultuda, baktığımız zaman “Nelerle dolmuşuz?” bunlarla yüzleşme cesareti gerekiyor. Kişisel gelişim aslında bunu yapmaya çalışıyor.

Yani meditasyon gibi, yoga gibi… Terapi seanslarında kişinin kendi içerisindeki kilitlenmişliklerini çözüp, o kilitlenmişliklerinin bedenine yaşattığı rahatsızlığı da ortadan kaldırmaya çalışıyor. Yani bireyin geçmiş döneminden getirdiği düşünce kalıplarının, ona yaşattığı rahatsızlığı giderebilmek için; o rahatsızlığın temelindeki düşünceyi bulup, onu tedavi etmeye çalışırlar. Bizim burada anlatmaya çalıştığımız şey evrensel işleyiş olduğu için bir bölgeyi ya da bir birimi almıyoruz. Eğer ki birimin hidayeti bütünün hidayeti için olmayacaksa, bütünü korumak için birim hidayete ermeyecekse burada problem var. Evrensel anlamda yaratılan her varlık, bir bütüne hizmet etmektedir. Eğer bir bütüne hizmet etmezse, birim kendi özgürlüğünü ilan eder ve bütünü görmezlikten gelir. “Ben bütüne çalışmayacağım, ben birimsel anlamda kendime çalışacağım” derse bu neye benzer? Bakın sizin bedeniniz bir kampüstür, bu kampüsün fakülteleri vardır. Göz bir fakültedir, burun bir fakültedir, diş bir fakültedir, kulak bir fakültedir. Ama kulak dediğimiz bu fakülte de kendi içerisinde bir kampüstür. Çünkü onun da kendi birimleri vardır. Çekiç,  örs, üzengi gibi… Çekiç, örs, üzengi de kulak kampüsüne hizmet eder; kulak bütününe hizmet eder. Çekiç, örs ve üzengi; kulağı sabote etmemek için hep çalışırlar. Kulak derse ki: “Ben bir birimim arkadaş, kafamın istediği gibi çalışacağım.” Göz de aynı şekilde söylerse, diş de aynı şekilde, ağız da aynı şekilde söylerse bütün beden sabote edilmiş olur. Her birim kendi özgürlüğünü ilan eder, kendi birimini hidayete erdirmiş olur. Bunların her biri, zerreden küreye; mikrodan makroya her biri bir bütüne hizmet ettiğini bilecek ve bu doğrultuda hareket edecek.

Hepimiz aslında aynı evin inşaatında çalışıyoruz, aynı gökdelenin inşaatında çalışıyoruz, bir bütünün inşaatındayız diyecek. Ama siz bir gökdelenin inşaatı yapılırken tutup da “Ben bir köşede kulübemi yapacağım.” derseniz kendiniz bilirsiniz. Hepimiz bir bütüne hizmet ediyoruz.

Mustafa BİRGİN:  Çok çok teşekkür ediyoruz Sefer Bey. Gerçekten uzun bir yol oldu bu sefer. Şu anda bakıyoruz, yaklaşık bir buçuk saattir konuşuyormuşuz. Epey birikmişliğiniz olmuş. Sizin birikmişliğiniz bizim de özlemimiz olmuş bu anlamda.

Sefer YEŞİL: Ben samimi söylüyorum girişi yapamadım daha çok özür diliyorum. Yani anlatmak istediğim şeyler için kavram bilgisini tam oturtamadık. O yüzden çok yormayıp girişleri bu şekilde yumuşak yapmalıyız. Bunlar bile birimsel anlamda çok farklı şeylerle dolduğumuzdan dolayı çok derin kalmış.

Mustafa BİRGİN: Zaten duyduk galiba. Öyle bir çalışmanız var. Eğitim çalışmalarınız mı var? Buyurun.

Sefer YEŞİL: Şöyle ki: Otuz beş yıldır bu konular üzerinde çalışan ve bu konulara kafa yoran insanlarla bir araya geldik. Bunların içerisinde yıllarını tefsir, hadis, kelam ve psikoloji öğrenmeye adamış; kendisini bu işleri araştırmaya adamış hocalarımız da var. Bu süreci birlikte, bir araya gelerek eğitim haline getirdik. Dedik ki: “Ağacın toprak altı bölgesi ve toprak üstü bölgesinin her bir sürecini ayrı ayrı ele alalım.

” Mesela toprak altı bölgesinde Allah’a iman, evrensel kadere iman, meleklere iman, kitaplara iman, peygamberlere iman ve ahiret’e iman konularını ele aldık. Ve bunları ayrı ayrı, gerçek anlamlarını anlamaya çalışarak bir eğitim süreci hazırladık. Ağacın toprak üstü bölgesinde: şehadet, namaz, oruç, zekat, haccı bir eğitim metodolojisi haline getirdik. Bizimle çalışmak isteyen, bu eğitimi almak isteyen insanlara ağacın toprak altı bölgesinin birinci kökünden başlıyoruz ve yavaş yavaş toprak üstü bölgesine çıkıyoruz. Yani iman hakikatlerinden, İslam hakikatlerine çıkıyoruz. Her bir maddenin üzerinde durularak, münazara edilerek yapılan, bu konuların tamamını anlatan eğitimimiz şu anda hazır. Konya’da ilk eğitimler verilmeye başlandı.

Mustafa BİRGİN: Yani bu bir yerde de aynı ortamda bulunmayı gerektiriyor. Bu eğitimi talep edenlerin, bu derslere katılmak isteyenlerin sizin binanıza gelmesi gerekiyor galiba. Peki, bunu daha farklı şekillerde yaymayı düşünmüyor musunuz? İnternet ortamında olabilir, yayın kurumlarında olabilir. Böyle bir düşünceniz var mı, yoksa bu ağır kaçabilir mi diyorsunuz?

Sefer YEŞİL: Şu anda zaten bize gelen talepleri karşılama noktasında birebir çalışıyoruz. Bu eğitim su götürmez bir eğitim.  Birebir ya da en fazla ikişer veya üçer kişilik gruplarla bir araya gelip, geri bildirimlerle devamlı bu kavramların anlaşılmasını sağlıyoruz. Yeni bir bilgi ile karşılaşıldığı zaman daha önceki bilgiler yoklanıyor ve konu daha iyi anlaşılıyor. Şu anda eğitim şeklinde veriyoruz, eğitim binamızda Konya’da. Daha sonra da sanal ortama taşıyacağız. Bunu kitap haline, CD haline, doküman haline getirmeye çalışıyoruz şu anda.

Mustafa BİRGİN: Allah kolaylık versin, Allah iyi niyetinizin karşılığını versin inşallah.

Sefer YEŞİL:  inşallah