1115-11

İbadetlerin Anlamı

Mustafa BİRGİN: Merhaba değerli dinleyenler! Yine yeni bir uzun yol programından sevgiler saygılar… Uzun yol denince akla gelen ilk isimle, Sefer Yeşil Beyle birlikteyiz. Mart 2012’deyiz. Ben Konya’dayım, Sefer Yeşil Bey’in misafiriyim bugün. Kendisiyle söyleşimize devam ediyoruz.  Sefer Beyle yeni bir söyleşi gerçekleştirmeyi umuyoruz. Bir ağaç şeklimiz vardı. Ağacın kökleri, gövdesi, dalları ve meyveleri vardı. Daha çok toprak altı bölgesiyle, köklerle ilgilendik.

İşte yavaş yavaş toprak yüzeyine ve toprak yüzeyinden yukarı doğru gidiyoruz. Gövde ve dallar, belki de meyveleri işlemeye doğru adım adım gidiyoruz.  Bugün Sefer Beyle büyük ihtimalle ağacın gövde kısmı üzerinde duracağız. Bakalım orası nereye tekabül ediyor? Bunu Sefer Bey bize biraz anlatacak. Çünkü Sefer Bey’in projesi çok uzun bir proje,40-50 saate varan bir proje… Konunun tamamını anlatmak çok zaman alıyor çünkü. Biz yarım saatlik bölümlerde konulara çok yüzeysel girebiliyoruz. Sözü fazla uzatmayalım. Evet, Sefer Bey hoş geldiniz!

Sefer YEŞİL: Hoş bulduk Mustafa hocam!

Mustafa BİRGİN: Buyurun devam edelim kaldığımız yerden.

Sefer YEŞİL: Öncelikle bir şeyi düzeltmek istiyorum. Bu projenin şöyle bir durumu var: İnanç üzerine yoğunlaştığımız bir proje olduğu için dersimiz ayrıntılarıyla beraber 200 saati buluyor.

Mustafa BİRGİN: Ben 40-50 dedim ama onun çok daha ötesi.

Sefer YEŞİL: “Biz bunları bir seminer haline getirebilir miyiz?” diye düşündük ama inanç konuları es geçilecek, yüzeysel olarak dokunulup geçilecek konular değil. Bu konuların, kişinin kalbinde tasdik edilip kök salabilmesi, bunların ayrıntılı bir şekilde öğrenilmesiyle mümkündür. Yani daha önce öğrenmiş olduğumuz, hak inançla hiç alakası olmayan, hak inançmış gibi bize yerleşen bazı bilgileri “la” ile temizlemek gerekiyor. “İlla” bölümünün gönlümüzde hakkıyla yerini bulması çok da kolay bir şey değil. Hayatımız alışkanlıklardan ibaret. Bu derse, yanlış alışkanlıkları ve inançları temizlemek, yerine doğrularını yerleştirmek de diyebiliriz. Ki Allah resulünün yaptığı, özellikle vahyin insanlarla buluştuğu ilk dönemde yapılan çalışma da bu şekildeydi.

Yani ne demek? Bu yapılan çalışma tamamen cahiliye alışkanlıklarını temizleme çalışmasıdır.  Aslında peygamber efendimizden önce, peygamber efendimizin getirdiği kavramlar yok değildi, vardı. Ama bunlar unutulmuş, kirletilmişti ve insanların menfaatleri daha üste çıkmıştı. Peygamber efendimiz bunları tekrardan hatırlatmak, düzeltmek ve son şekliyle insanlara aktarmak için gelmişti. O yüzden bizim yaptığımız çalışma da bir nevi vahyin insanla buluştuğu ilk süreci tazelemek, iman ve İslam bölgesini oluşturup, sosyal hayatı ihya eden yasalar dediğimiz kurumlarımızı oluşturmayı amaçlıyor. Biz buraya kadar bahsettiğimiz şeylerde, iman ilkelerinin açılımı olan kök bölgesine daha çok vurgu yaptık. İnsana baktığımız zaman, insanı iki şekilde değerlendirebiliriz: Bir iç dünyası vardır, bir de dış dünyası vardır. Yani insanın kendisiyle olan bireysel hayatında bir iletişimi vardır. Bir zihinsel süreci vardır. Bir gönlü vardır, bir de dış dünyası vardır. İnsanın dış dünyası tamamen bedeniyle ve bedenlerle yaşanan bir dünyadır. Siz kendinizle, yalnızken de; kimse yokken de iletişim halindesiniz. Aslında, kendinizde olanlarla iletişim halindesinizdir. Yalnız değilsinizdir. Burada şunu demek istiyoruz: Kişinin iman bölgesi, iç dünyasındadır.  Yani Mekke olarak vurgulamaya çalıştığımız şey, kişinin zihin ve gönül dünyasıdır. İç iletişimidir.

Toplumsal hayata adaletin gelebilmesi ve yeryüzünde mutluluğun olabilmesi; iç dünyası fethedilmiş, iman bölgesi sağlam olan insanlarla; yani akidesi düzgün olan insanlarla mümkündür. Kendi yaşamında mutluluğu yakalayamamış, adaleti yakalayamamış bir fert; kendi ailesine de problem olacaktır, sosyal hayata da problem olacaktır. Buraya kadar bunlara, yani iman bölgesine değindik. Şimdi burada şunu söylemek istiyorum: Kelime-i şehadetle başlayan, namazla devam eden, oruç, zekât ve hacla açılım yapan İslam bölgesine biraz vurgu yapalım. Burası, ağacımızın toprak üstü bölgesine yani gövde bölgesine tekabül etmektedir.

Mustafa BİRGİN: Yani bir yerde imanın hayata geçeceği, amele dönüşeceği bölge diyebiliriz.

Sefer YEŞİL: Evet, teşekkür ediyorum. İman kalpte tasdik, dilde ikrar beden de ameldir. Kalpte tasdik dediğimiz, kalpte imanın oturmasıdır. Yani Kelime-i şehadet; tamamen toprak altı bölgesinin tamamlanması, iman bölgesinin inkişaf ettirilmesinden sonra ortaya çıkar. Ne demektir bu? Bizim, iman bölgesi olarak adlandırdığımız bölgede yapacağımız çalışma altı aşamaydı. Allahtan başka ilah olmadığına, Allah’ın kaderine, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiretine iman. İman konusunun hakikatine erdikten sonra biz diyoruz ki: “Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden âbdühü ve rasûluh”. Bu kelimeyle, biz bu altı şarta şahitlik ediyoruz. Kelime-i şehadetin getirisi, şehadet âlemi yönüyle baktığımız zaman; Allah’ı bilmektir. Yani “Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden âbdühü ve rasûluh” diyen bir birey… Diyor ki: “Eşhedü” yani şehadet ederim. Şimdi sorulur, nasıl şehadet edersin, niye şehadet edersin? Yalnız gözümle değil, varlığımın her zerresiyle, bilincimle, basiretimle, şuurumla, anlayışımla, kavrayışımla şehadet ederim. Görmekteyim, idrak etmekteyim, tasdik etmekteyim ki varlığımın her zerresinde mutlak rab,melik ve ilah olarak hükmünü icra eden tek varlık Allah’tır. Sadece Allah’tır. Ve yeniden müşahede ederim, şehadet ederim ki Hz. Muhammed onun kulu ve resulüdür.

Yani bu şehadet tamamen dille ikrar edip, dille söyleyiverip geçebileceğimiz bir şey değildir. Müşahede etmek, içselleştirmek, şahit olmak gerektiren bir durumdur. Soruyoruz neye şahitlik ediyorsun, neyi gördün, neyi müşahede ettin? Nelerle ilgilendin ki bu şehadetini ortaya koyuyorsun? Ve bundan sonra önümüze gövde bölgesinin ikinci maddesi çıkar. Nedir? Namazdır. İslam bölgesinin, yani bizim ağaç projemizdeki gövdenin ana noktası namazdır. Çünkü tamamen şehadetin ve namazın açılımıdır İslam bölgesi. Yani kısacası namaz; oruç, zekât ve haccı içinde barındırır. Namaz dinin direğidir.

Mustafa BİRGİN: Namaz; oruç, zekât ve haccı içinde barındırır dediniz. Nasıl? Onu biraz açalım.

Sefer YEŞİL: Namaz ibadeti; kulun Allaha en yakın olduğu, kulun miracını gerçekleştirdiği bir ibadettir. İçerisinde oruç da vardır, zekât da vardır, hac da vardır. Çünkü namazın açılımıdır oruç, zekât ve hac. Bunlardan sonra gelecek olan maddemiz neydi? Sosyal hayatı ihya eden yasalar gelecekti değil mi?

Mustafa BİRGİN: Ben şunu merak ettim. “Namaz; içinde haccı, orucu ve zekâtı barındırıyor.” nasıl söyleyebiliyoruz? Onu biraz açar mıyız?

Sefer YEŞİL: Şimdi, Mustafa Hocam onu açmaya çalıştığımız zaman, olay genişleyecektir. Ama şunu söyleyebilirim: Orucun hakikatine erildiği zaman, haccın hakikatine erildiği zaman, zekâtın hakikatine erildiği zaman; aslında bizim namaz hakikatimizin içinde bunların da var olduğunu göreceğiz. Bizim bir kere, “ibadet” adını verdiğimiz çalışmaların hakikatine ermemiz gerekiyor. İnsanlar acaba ibadeti nasıl algılıyorlar? Şu şekilde algılıyor olabilirler mi? İbadet, belli zamanlarda, belli kalıplar içinde yapılan ve sonra da içinden çıkılan bir kavram gibi algılanıyor. Mesela, insanlar camiye gidiyorlar. Caminin içerisinde bir mübâreklik, bir sakinlik, bir efendilik, bir tevazu, bir ağırbaşlılık basıyor insanı. Neden? Çünkü Allah’ın evine giriyor. Bakın Allah’ın evine giriyor, Allah’ın evinde olduğu için; mescitte olduğu için orada daha bir ayrı davranıyor. Neden? Çünkü Allah’ın huzurunda olduğunu düşünüyor. İbadette olduğunu düşünüyor, orasının gerektirdiği şartlara uyuyor. Orada namazını kılıp, dışarıya çıktıktan sonra rahatlıyor. Ve özür diliyorum, çok saçma hareketler yapabiliyor.

Mesela namaz, 12 tane şartın sonucudur. Namazı namaz yapan, kendi içerisinde oluşmuş olan bu 12 şartın bilincine ermekle mümkündür. Yani namazı oluşturan, namazın içerisindeki şartlardır. Namaz ise bir sonuçtur. Hani daha önce de konuşmuştuk ya.  İman başlangıç mıdır, sonuç mudur?

Mustafa BİRGİN: “Hem başlangıçtır hem sonuçtur.” demiştiniz.

Sefer YEŞİL: Hem başlangıç hem sonuçtur. Ne demek istemiştik? Mesela iman, mümin, Müslüman ve İslam bu sisteminin tabanıdır. Müslüman olmak için mümin, mümin olmak için de iman gereklidir. Aslında bu var gibi durur. Ama hayır, iman; imanın şartlarına göre de sonuçtur. Yani imanın oluşabilmesi, şartlara bağlanmıştır. İman, bu altı şartın oluşabilmesiyle ortaya çıkar. Hakikatine erilince ortaya çıkabilen bir şeydir. Aynısını namaz için de düşünebiliriz. Namaz baktığımız zaman bir sonuç gibi durabilir. Ama başlangıçtır ve sonuçtur. Ne demek istiyorum? Altısı içinden ve altısı dışından olan şartlar vardır. Bu şartlar, evrenin tamamında vardır. Namazın içerisindeki bütün şartlar âlemşümuldür, evrenseldir. Evrene ve insana aittir. Namazın içerisinden bir şartla örneklendirelim; hadesten taharet. Ne demektir, hadesten taharet? Şimdi beyefendi camiden çıkıyor. Camide hassastı, çünkü Allah’ın evindeydi. Oraya elindeki herhangi bir poşeti atmazdı. Herhangi bir yere tüküremez, herhangi bir yere pisleyemezdi. Ama camiden çıktıktan sonra bunları rahatlıkla yapabiliyor. Nasıl oluyor?

Gerçi; siz böyle şeylerden tiksinirsiniz,  sevmezsiniz ama.  Boğazını temizleyip yere bırakabiliyor. “Hadesten taharete ters düştünüz beyefendi” diyelim mi bu mümin arkadaşımıza? Ama o: “Hadesten taharetle benim şu yaptığımın nasıl bir alakası var?” diyebilir. Ya da burnunu yere temizliyor olabilir. Şimdi soruyoruz, diyoruz ki: “Siz bu hareketinizle çevreyi kirlettiniz, çevreye bir atık bıraktınız. Siz, evrenin hadesten taharetine uymadınız. Ters düştünüz.” Beyefendi diyor ki: “Gerçekten sizi anlamadım. Ne alakası var, benim bu hareketi yapmamla hadesten taharetin?” Gelin şu şekilde düşünelim? Peygamber efendimiz diyor ki: “Yeryüzü bana mescit kılındı.” Yeryüzü bana mescit kılındı ne demek? Ben bundan ne anlamalıyım? Camilere tabi ki canımız feda. Onlara bir şey demiyorum. Ama cami, insan eliyle yapılmış bir binadır değil mi? Nihayetinde bir binadır. Sen bir bina yaptırıyorsun hayırsever olarak. Burası Allah’ın evidir diyorsun.  Böyle mi? Hayır, böyle değil. Müminin o camideki gösterdiği hassasiyeti, o camideki gösterdiği titizliği, yeryüzünde de gösterme zorunluluğu var. Oradaki bilinci, yeryüzünde yaşarken de gösterme zorunluluğu var. Nasıl ki orada bazı hareketlerine engel koyuyorsa, bazı düşüncelerine engel koyuyorsa; yaşamının bir bütününde de camide gösterdiği o hassasiyeti göstermeli. Çünkü Allah resulünün dediği gibi yeryüzü mescittir. Biz ne zaman cami mescidindeki hassasiyetimizi, yeryüzü mescidine de taşıdık; o zaman hakiki mümin olacağız. Buralardan bakmak gerekiyor. Mesela, evimize seccademizi seriyoruz. Seccademizin üzerindeyken, Allah ile iletişimde olduğumuzu söylüyoruz. Peki, seccadeden ayrıldıktan sonra neredeyiz? Allah ile iletişimde değil miyiz, Allah’ın huzurunda değil miyiz? Salonda Allah’ın huzurunda değiliz de odadaki seccadenin üzerindeyken mi Allah’ın huzurundayız? Lütfen, kendimizi kandırmayalım. Oruç… Yılda bir defa gelen ve belli bir süre aç kalınıp, akşam da en güzel yemeklerin tıka basa yenildiği bir zaman dilimi mi? Lütfen birbirimizi kandırmayalım. Biraz daha gerçekçi olalım. Yani buralarda çok önemli hususlar var. Namaz öyle bir şey ki yeryüzüne adaletin gelmesi için bize günde beş defa yapılması emredilen bir ibadet. Allah için; düşünüyorum, sorguluyorum. “Yarabbi” diyorum, “Ben niçin günde beş defa bu bedensel hareketleri yapmak zorundayım? Niçin bu seccadeyi sermek, abdest almak? Bunun hakikatine ermek istiyorum ben. Bunun bir anlamı olmalı, bunun bir derinliği olmalı. Bunun evrene bakan bir yönü olmalı.” Çünkü imandan sonra namaz gelir.  İmandan sonra namaz…

Bunu ayrıntılı bir şekilde öğrenmemiz gerekiyor. Namazın içerisindeki tüm hareketlerin anlamı, sosyal hayata bakar. Az önceki beyefendi, sadece namazın içinde bir şart olduğunu düşündüğü “hadesten taharet” i aslında yeryüzünde de gerçekleştirmesi gerektirdiğinin farkında değil. Mesela bir setr-ul avret şartı üzerinde düşünelim. Setr-ul avret, namazın içerisindeki bir şart olarak duruyor olabilir. Ama evrenle de bir ilişkisi vardır, Yaşamla da bir ilişkisi vardır. İnsan, dört yapıdan oluşur değil mi? Zihin, gönül, dil ve azalar vardır değil mi? Mesela bunların hepsine setr-ul avret uygulamak gerekiyor.  Allah’ın bize söylediği şeyler var. “Kulum, şu hareketlerden memnun olurum ama şu hareketlerinden memnun olmam.” Çok özür diliyorum; kimseyi küçük görmek, kimseyi yermek için söylemiyorum. Ama setr-ul avret herhangi bir yerimizi kapatmak, bir bez parçasıyla örtmek… Bana çok dar geliyor. Neden? Benim zihnim var, benim gönlüm var. Benim düşüncelerim var, dilim var, azalarım var. Hepsine setr-ul avreti uygulamam gerekiyor. Yani zihnimin setr-ul avreti ne demektir? Allah’ın düşünmemden hoşnut olduğu ve düşünmemden hoşnut olmadığı düşünceleri setr etmem gerekiyor. Yani örtmem gerekiyor. Mesela ben; kötü bir cümle, küfür içeren bir cümle, Allah’ın benden hoşnut olmadığı, söylememden hoşnut olmadığı bir cümleyi kullandığım zaman dilimin setr-ul avreti bozulur. Ve kulak, Allah’ın duymamı istemediği şeyleri duyarsa onun da setr-ul avreti bozulur. Mesela gıybet dinleyen insan, kulağının setr-ul avretini bozmuştur. Setr-ul avrete, hadi bir bayanda “başını örtmek” diyelim.

Bence, erkeğin en büyük setr-ul avreti “göz kapakları” dır. Bakması haram olan bir yere gözünü kapatmıyorsa; yaşamındaki setr-ul avreti, gözündeki setr-ul avreti bozulmuştur. Hani tasavvufi yapıların içerisinde; göz zinası, kulak zinası, dil zinası denir değil mi?  Gönlümüzü setr etmemiz nasıl gerçekleşir mesela; Allah’ın bizden istediklerini, istemediklerinin üzerine örtmemiz ile olabilir mi. Yani rükû nedir, secde nedir, tahiyyat nedir? Bunlardan önce, namaz için önce yapılan bir çalışma vardır. Nedir bu çalışma? Abdest çalışması. Abdest çalışması nasıl bir çalışmadır? Yani niçin namazımı kılmadan önce bedenimin suyla temas etmesi isteniyor? Acaba yalnızca bedenimin suyla temas etmesi midir olay? Orada su ile temas eden uzuvlarımı yıkarken benden istenilen bir düşünce mi var yoksa? Yarabbi, senin huzurunda secde… Yani sana en yakın olduğumu söylediğin yerde sana dua edeceğim. Oraya gelmeden önce bir arınma çalışması olabilir mi bu? Yani ağzımıza su alırken… Yarabbi! Dilimle işlemiş olduğum günahlardan, dilimin setrini bozmamdan dolayı ağzımı yıkıyorum. Birazdan dualar okuyacağız deyip, ağzımıza götürdüğümüz suyla acaba ağzımızı yıkıyor olabilir miyiz? Burnumuz aynı şekilde… Kulağımızı yıkarken… Yarabbi! Bizden istemediğin, duymamızı istemediğin ama duyduğumuz şeylerden dolayı kulağımızın setr-ul avreti bozulduğu için kulağımızı yıkıyor olabilir miyiz? Evet. Yüzümüzü yıkarken kıblemizi mi temizliyoruz? Yönümüzü yanlış yere dönmekle veya yüzümüzle yaptığımız hatalar nedeniyle olabilir mi bu temizlik? Elimiz aynı şekilde… Mesela mesh ederiz değil mi başımızı? Başımızı mesh ederken; acaba zihnimizdeki şirk tortularını, şirke ait düşünceleri mesh edip temizlediğimizi söylüyor olabilir miyiz? Bu böyle bir abdest çalışması olabilir mi? Yanlış bir yere yürüdüysek, Allah’ın yürümemizden memnun olmadığı bir yol kat ettiysek; bundan dolayı ayaklarımızı yıkıyor olabilir miyiz? Birazdan geçeceğimiz bu diyalog… Allah diyor ya: “Kulumun bana en yakın olduğu an, secde anıdır.” O an tertemiz olmayı düşündüğümüz için bunu yapıyor olabilir miyiz? Yani ibadet kavramını biraz daha ayrıntılı düşünmek gerekiyor. Yani ibadet yalnızca günde beş vakit namazın içerisinde yapılan bir hareketler bütünü değildir. İbadeti buraya sığdırıp, yaşamımızın diğer tarafında rahatça hareket edemeyiz. Bu değildir. Namazdaki ahitleşmenin, namazdaki söz verişlerin sosyal hayatımıza da yansıması gerekir. Mesela namazda tekbir getiriyoruz, kıyama duruyoruz. Rükû, secde, bunlarda neler söylüyoruz? Niçin biz rükûda; belimizi büktüğümüzde “sübâhne rabbiye’l azîm’’;Yüce olan Rabbimi yaratılmışlara ait bütün eksik sıfat ve durumlardan tenzih ederim diyoruz da secde anında “sübhâne rabbiye’l-a’lâ” diyoruz? Neden bunları söylüyoruz, neden o hareketlere o cümleler tekabül ediyor? Bunun sosyal hayata bakan yönü nedir? Biz çalışmamızda buna ne diyoruz? “La ilahe illallah”. Kur’anın ana hakikati “La ilahe illallah” nedir? Allahtan başka ilah olmadığına şahitlik etmektir. İnanmaktır. İşte rükûda diyoruz ki: Yarabbi! Rab ve melikimiz olarak, ilahımız olarak ancak senin huzurunda belimizi bükeriz. Biz hiçbir şekilde, başka kimseye belimizi bükmeyiz diyoruz. Bunun sözünü veriyoruz. Her şeyden münezzeh, tenzih ediyoruz. Secdeye gittiğimiz zaman “Allah’ım, ilah olarak yalnızca seni kabul ederim. Senin dışında hiç kimsenin önünde boyun eğmem ”diyerek söz veriyoruz. (Kendine boyun eğilecek, teslim olunacak, gönüllü itaat edilecek tek yüce ve her türlü yücelikten öte olan Rabbimi diğer yüceliklerle mukayeseden beri kılarım, tenzih ederim.) Rükûda iken ilahımızın otorite ve egemenliğini tanıdığımızı, O’nun egemenliğinin dışında tüm otoritelere karşı kıyam ettiğimizi ifade ederiz. Yani rükûda ilahımızın melikliğini tanıyor, diğer tüm melikleri ve egemenliklerini reddediyoruz. Secdede ise ilahımızın Rabliğine (terbiyesine – iradesine) teslimiyetimizi ifade ediyoruz.

Çünkü kulluk gönüllü itaat ve hayranlıkla, takdirle, aşkla teslimiyettir. Zorbalığa değil yüce değerlere, yüceliklere, mükemmelliklere teslim olunur. Secdede kul, kendi adına bu yüce, en değerli varlığa teslimiyetini ve O’nun Rabliğini kabullendiğini ifade ediyor. Başka her türlü değerlileri ve yüceleri tanımıyor. Özellikle kişinin kendi benliğinin, hevasının yücelmesine karşı bir kıyamdır. Her türlü ilahlara (heva, tağut, cibt) ait yücelikler dışlanır, Allah’ın yüceliği öne alınır. Günde beş vakit değil mi? Kırk defa… Bunu tekmil ediyoruz. Tekmil ne demek? Mesela siz askerlik yaptınız. Askerdesiniz ve bahçede, belli bir alanda rahatça geziyor olabilirsiniz. Ama tekmil zamanında bir komutana belli saatlerde gelinir. Toplanılır, ip gibi olursunuz. “Komutanım şu kadar kişiyiz, hiçbir yere kaçmadık, disiplinliyiz, düzgünüz, emirlerinize amadeyiz.” Dersiniz ve dağılırsınız. Yine askeriyenin içerisindesinizdir, yine kurallar bütünündesinizdir yani. İşte böyle düşündüğümüz zaman biz namazda beş defa Yaratıcımıza tekmilimizi veririz. Ondan başka ilah olmadığını, ondan başkasına boyun eğmeyeceğimizi, ondan başkasına bel bükmeyeceğimizi söyleriz. Ondan başkasına ilahlık zaviyesinden bakmayacağımızın sözünü veririz ve sosyal hayatta da bu sözümüze uygun davranışlar sergileriz. Biz günde beş vakit Allah’ın huzurullahında, ondan başkasına bel bükmeyeceğimize “sübâhne rabbiye’l azîm” diyerek söz veriyoruz. Ve rükûya giderek ahdimizi yapıp da hayatın içerisine girdiğimiz zaman, binlerce insana bel büker hale gelmeyiz. Allaha söz verip secde anında ondan başkasına boyun eğmeyeceğimizi, bir olan Allah’ımızı tek ilahımız olarak belirleriz. Daha secde biter bitmez, selamı verir vermez; sosyal hayatın içerisine girip, başka ilahlar edinmeyiz, başkalarına secde etmeyiz. Şimdi bu bütünde bakmak gerekiyor ibadetlere.

Şuan biz neredeyiz, ne yapıyoruz, ibadet içinde değil miyiz? Yani az önce namazımızı kıldık mesela. Namaz içerisinde ibadetteydik de şuan ibadet içinde değil miyiz? Bu çok önemli… Her an ibadet bilinci içerisinde olmalı… Kişi, ya Allah’ın hoşlandığı hareketleri yapıyordur ya da yapmıyordur. Yapıyorsa ibadet içindedir, yapmıyorsa ibadete ters bir hareket sergiliyordur. Biz böyle görüyoruz. O yüzden diyoruz ki: namaz hakikati çok önemlidir. Yani bu on iki şartı biz, eğitim metodumuz içerisinde ayrıntılı şekilde anlatıyoruz. Ayrıntılı bir şekilde bireye ve sosyal hayata bakan yönünü ortaya koyuyoruz. Diyoruz ki: Acaba namazın şu şartı fıkhi anlamının dışında sosyal hayatta bize hangi mesajı veriyor? Şehadetin, namazın, orucun, haccın, zekâtın da sosyal hayatla bağını kurmamız gerekiyor. Mesela namaz tamamen dinin direğidir. Yani kulun Allah’a en yakın olduğu hal ve zaman da secde halidir. Tüm bedenimin Allah’a ait olduğunu kabul etmektir namaz. Bütün azalarımla Allah’ın hâkimiyetine teslim oluyorum demektir. Mesela orucun getirisi nedir? Yani oruç dediğimiz zaman ne algılıyoruz? Şimdi bunu direk burada anlatabilmek çok mümkün olmayacaktır ama değinirsek…

Mustafa BİRGİN: Ben de bölmek istemiyorum ama Hocam biraz toparlarsak iyi olur. Çünkü program süremizi aştık aşacağız.

Sefer YEŞİL: Tamam o zaman, namazdan biraz bahsettik. Orucun, zekâtın, haccın hakikatlerine değinelim ve toplayalım inşallah. Mesela orucun getirisi, Allah’ta yokluğu fark etmek ve yaşamaktır. Tasavvufi terimiyle “fenafillah “tır. Yani oruç; esası itibarıyla sadece yemekten, içmekten ve cinsellikten kesilmek değildir. Tüm niyet ve yönelişimin Allaha ait olduğunu kabul etmektir. Yani tüm düşünce ve fiillere Allah’ı hâkim kılmanın ifadesidir oruç. Ve haccı düşünelim, mesela hac ne demektir? Haccın bir getirisi vardır. Hac mesela batın niyeti Allaha ulaşmak demektir. Tüm hayatın Allaha ait olduğunu kabul etmektir. Yani hayatın bütününe Allah’ı hâkim kılmanın ifadesidir.

Mesela Arafat vardır, Meşar vardır, Mina vardır, Beytullah vardır. Hac ibadetinin içerisinde bunlar ne demektir? Arafat tamamıyla durmak, okumak ve kıyamdır. Arafat… O mukaddes bir vadidir ve Arafat’ta insan, tüm beşeriyetten sıyrılmalıdır. Meşar’ da hazırlanmaktır. Bilinçlenmedir. Bu namazdaki tamamen rükûya tekabül eder. Allah’ın şerri emirlerine ve haramlarına karşı saygılı olmaktan ibarettir. Mina ne demektir? Mina vurmak, uygulamak ve namazdaki secdeye tekabül eder. Beytullah hayat demektir. Dönüştür ve namazdaki tahiyyatta tekabül eder. Orada bir çalışma yaparız “şeytan taşlama”. Orada yerden topladığınız taşla başka bir taşı taşlarsınız, bu ne demektir, buradaki anlam ne demektir, buradaki simgelerle bize anlatılmaya çalışılan nedir? Oradaki üç taşın sembolize ettiği şey nedir? Acaba şöyle olabilir mi? Hani iman bölgesi çalışmamızda yaptık. Dedik ki: Allah’ın “La ilahe illallah” ile bizden istediği “la ilahe” kısmında reddetmemiz gereken sahte ilahları reddetmekti ve hak ilahı kabul etmekti. İşte orada reddedilmesi gereken üç tane sahte ilah vardır. Ve o üç sahte ilah taşlanır. Bireysel hayatımızda; yani nefsimizde bulunan kötü yön olan hevâyı taşlamaktır. Sosyal hayattaki tâgutu taşlamaktır. Ve nesnelerle edinmiş olduğumuz cibti taşlamaktır. İbadetleri bu şekilde algılamamız gerekiyor. Mesela zekât… Zekât bilinci nedir? Evren, zekât bilinci üzerine yaşamını sürdürür. Tüm sahip olduklarımın Allah’a ait olduğunu kabul etmektir. Allah’tan aldıklarımı; halka karşılıksız verebilmenin cesaretidir. Biraz toparlayayım. Bunlar tamamen bizim ayrıntılı bir şekilde düşündüğümüz simgeler. Ve bu simgelerin bize toplumsal hayatta anlatmaya çalıştığı şeyler var. Hakikatine ermek için, toprak üstü bölgesinin çalışmalarını bu şekilde toparlamış olalım inşallah.

Mustafa BİRGİN: Hocam çok çok teşekkür ediyorum, çok dolusunuz. Aslında daha çok şey sığdırabilmek için epey hızlı sundunuz, onu hissettik. Ben de zaten daha fazla şeyler sunun diye çok da müdahale etmek istemedim. Ama gördüğümüz kadarıyla ayrıntılandırılacak, çokça derinleşecek mevzular var. Mesela namazın 12 şartı dediniz. İşte onları çok daha ayrıntılandırmak mümkünken siz sadece birkaç tanesine hızlıca değindiniz programımızı aşmamak için. Ama sizin de dediğiniz gibi bu, eğitim olabilecek bir sistem. Zaten onunla ilgili bir çalışmanız var. İşte onu belki yakın zamanda internet ortamına taşımak gibi bir niyetiniz de var. Dileriz ki kısa zamanda bununla ilgili bir web sitesi hazırlarsınız ve gerekli dokümanları sunarsınız. Böylelikle de kıymetli dinleyenlerimiz tüm dokümantasyona, tüm sisteme, projeye; kolaylıkla, rahatça ve sistemli bir şekilde oradan ulaşabilirler. Çok çok teşekkür ediyoruz tekrar.

Sefer YEŞİL: Ben teşekkür ederim.

Mustafa BİRGİN: Evet kıymetli dinleyenler! Bir uzun yol programı daha sona erdi. Yine, yeniden birlikte oluncaya dek esen kalınız.