kendini-bilmek

Ben Kimim ?

Mustafa BİRGİN: Kişisel gelişim uzmanı Sefer Yeşil Bey ile 2011’in mayıs ayında yapmış olduğumuz kayıt çalışmasına yer veriyoruz.

Merhaba değerli dinleyenler, yine uzun bir yoldan sevgiler, saygılar. Uzun bir aradan sonra ana konuğumuz, kişisel gelişim uzmanı Sefer Yeşil Bey ile birlikteyiz bir başka uzun yolda. “Uzun yol” programını en son birkaç sene önce yapmıştık galiba. İlk “Uzun yol”u da Konya da yapmıştık ve yıllar sonra şimdi bir başka uzun yoldayız. Sefer Bey uzun bir yoldan geldi, Konya’dan geldi. Şu anda Ankara’dayız, hal böyle olunca eski günleri de hatırladık ve biraz sohbet edelim istedik. Acaba kişisel gelişim uzmanı Sefer Bey bu zaman zarfında neler yaptı, kişisel gelişim noktasında nerelere vardı, hedefi neydi, oralara ulaştı mı, ya da şu anki hedefi nedir? gibi soruları sormak istiyoruz. Hoş geldiniz!

Sefer YEŞİL: Hoş bulduk!

Mustafa BİRGİN: Sefer Bey, tanıyalım sizi demeyeceğim, projelerinizi tanıyalım. Aradan uzun zaman geçti yeni yeni projeler… Her daim kendinizi yenileyen bir insansınız, biliyoruz. Eski günlerden hareketle, bu aradaki zaman diliminde neler yaptınız, bugüne doğru, bizlere anlatır mısınız? Tanıtır mısınız?

Sefer YEŞİL: Siz beni tanıyorsunuz az çok, yıllardır birlikteyiz. Çalışmalarıma nasıl başladığımı, hangi süreçle devam ettiğimi biliyordunuz. Şu an nereye geldiğim sorusuna şöyle cevap vereyim:

İlk başladığım yıllarda kişisel gelişimin daha çok yüzeysel boyutlarıyla haşır neşir olduğumu şu an fark ediyorum. O dönem, motivasyon benim için çok önemliydi. Yani gelişim kitaplarından ya da gelişim seminerlerinden, dinletilerinden anladığım şeyler hep motivasyon üzerineydi. “Nasıl daha mutlu olurum, ne yaparsam daha heyecanlı olurum, kendimi nasıl motive ederim?“ soruları üzerinde çok duruyordum. İnsanları böyle motive etmenin bir sanat olduğunu düşünüyordum. Kişisel gelişimi mutluluk formülleri vererek ya da insanları motive ederek yapmak yeterliydi. O dönemde; karşınızdaki insanları çöküntü durumundan kurtarıp, onları motive ettiğiniz zaman amacınıza ulaşmış oluyordunuz. Bu iki saat sürebiliyordu; bir seminerde, bir programda, bir söyleşide yapılabiliyordu. Tepki olarak beklediğimiz bu tarz şeylerdi. Ama gün geçtikçe, kişisel gelişim kitaplarıyla daha çok ilgilendikçe birbirlerine benzeyen metotlarla karşılaşıyorsunuz ve bu sizi bir yerden sonra tatmin etmemeye başlıyor.

Kişisel gelişim alanı çok geniş olduğu için kendi içerisinde çok fazla konuları vardı. Yani fizik gibi, biyoloji gibi kişisel gelişimin “Şurayı inceler.” dediğiniz belli bir alanı yok. Fiziğin bir alanı vardır, o alan içinde manevrasını yapar, dışarısına ya da içerisine girmez, orasını kimyaya bırakır. Kimya, biyolojiye bırakır ve diğer bilimlere bırakır. “Benimki bu kadar.” der. “Maddenin dış yapısını inceliyorum.” der çıkar. Kimyacı der ki: “Ben maddenin içyapısını inceliyorum.” Bu bilimler kendi içerisinde botanik, zooloji diye birçok alana ayrılabilir. Ama kişisel gelişim alanını konuşacak olduğunuz zaman böyle bir sınır çizemiyorsunuz. Yani birikimleriniz için kullandığınız her an kişisel gelişime giriyor bir nevi kişisel gelişimin dışına çıkamıyorsunuz. Böyle olunca da kullandığımız metotlar ve teknikler beni tatmin etmemeye başladı. Kişisel gelişim kitaplarını okurken ilgi alanımız geliştikçe kişisel gelişimin de kendi içerisinde alanları olduğunu fark ettik. Diksiyon bir alandır. Hızlı okuma, beden dili bir alandır.

Konuyu bir yönden diğer tarafa çektiğiniz zaman; pazarlama teknikleri, satış teknikleri, halkla ilişkiler çalışmaları, insan kaynakları çalışmaları bir alandır. Bunlar da kendi içlerinde yeni alanlar oluşturur. Ama benim bu yola çıkışımdaki ana gaye bunlar değildi. Bu teknikleri öğrenmek ya da öğretmek değildi. Ben bir arayış sonucunda kişisel gelişimle buluşmuştum ama buluştuğum bu noktayı bir yerde kaçırmış ve ben de bu kitaplarda istediğimin dışında bir sapma yaşamıştım. İşte bu yüzeysel teknikleri öğrenip öğretmenin bana uzmanlık getireceğini inanıyordum. Burada bir şeyleri küçük görme adına söylemiyorum. Bunlar bana bir geçiş sağladı. Bunlarla ilgilenmeye başladığınız zaman, kişinin kendisini tanıma sürecini öğreniyorsunuz.

Kişinin kendisiyle olan iletişimini çözmeye başladığınız zaman, dışa bakan gelişim bir nevi durağanlık sergiliyor ve daha sonra da gün geçtikçe düşünceleriniz farklılaşmaya başlıyor. Hangi anlamda farklılaşmaya başlıyor? Şunu düşünmüştüm ben: evrendeki bütün varlıklar için olan gelişimi deşifre etmemiz gerekiyordu. Çevreme baktığım zaman kimlik düzeyinde bir gelişim değil; onun, bunun, şunun ya da başka şehirdeki bir insanın, yani dünyadaki bütün varlıkların temelindeki gelişimi keşfetmek gerektiğini düşünmeye başladım. Hepimizde işleyen bir sistemi deşifre etmek…

Yüzeye çıktıkça oluşan farklılıkları, derine indikçe buluştuğumuz benzerlikleri ve bunlar arasındaki süreci deşifre etme adına bir gelişim metodu izlemeye başladım.  Siz de biliyorsunuz daha önce karşılaştığımızda veya seminerlerimde hep motivasyon, devamlı bir neşe, devamlı bir mutluluktan bahsediyordum. Bunları gösteriyordum insanlara ve bunu kişisel gelişime veriyordu insanlar.  Ama ben derine inemiyordum bir türlü.

Mustafa BİRGİN: Derinlikten muradınız nedir? Oraya biraz girelim isterseniz. Sanki oraya doğru bir yolculuk söz konusu, bir yere varmak istiyorsunuz. Nedir, yani derinlik derken biraz açar mıyız?

Sefer YEŞİL: Tabi aslında en son görüştüğümüzden bugüne uzun zaman oldu. Ben bunları da konuşmak isterim. Derinlikten olan kastım şu:

Aslında derinlik diye bir şey yok. İnsanlar derini öyle bir kavram haline getirmişler ki kendisinin özünde olan bilgiyi çok derine itmişler ve orası çok derin olduğu için kimse oraya dalmaya çalışmamış, yüzeyle uğraşmış, tabiri caizse çer çöple uğraşmış. Yani biz en özde yaratılan herkesin temel kavramlarında oluşan sistemi deşifre etmedikçe, yüzeydeki problemlerle uğraşıp durdukça; birbirimizle bir sinerji yakalayamayacak, doğru birliktelikler kuramayacağız.

Neden yüzeyde farklılıklar çok fazladır? Tutuğunuz bir takım, ait olduğunuz bir kurum, bir parti, sevdiğiniz bir renkle bile kulüpleşebilirsiniz.  Mesela moru sevenler, kırmızıya karşı gelenler, geri adım atanlar… Yani binlerce dernek ve kuruluş,  yüzeye ait oluşumlardır. Derine indiğiniz zaman bunların hiç biriyle karşılaşmayacaksınız. Öze inelim, öz aslında çok da uzakta değildir. Bunları üflediğiniz zaman ortaya çıkacak bir şeydir. Bir camı düşünürsek, camın üzerindeki toz gibidir; ama siz o tozu silmediğiniz için orada büyük bir katman oluşmuştur ve o kirden dolayı özü çok gerilerde zannedersiniz. Fakat parmağınızla şöyle bir siliverseniz, özden size bir görüntü çıkar, göz kırpar size.  Yalnız kaldığımızda özümüzle kaldığımızı hissederiz. Bu yüzden günümüz gençleri yalnız kalmaktan korkarlar. Çünkü çok dışarıdadırlar, dışarı bağımlısıdırlar. Dışarı bağımlılığından kastım şudur: özden ilişkisi kesilen insan özle beraber olmaktan acı duymaya başlar. Çünkü gürültü bağımlısı olmuştur, görüntü bağımlısı olmuştur, ses kirliliğine kendisini vermiştir; evde yalnız kalıp kendisini dinlemek ona acı verir. Hep bir  “Alemlere akalım, aman efendim gecelere çıkalım.” isteği vardır. Kendisiyle kalmaktan ve özüyle buluşmaktan o kadar korkar ki eve bile girer girmez müziği son sesine kadar açar ya da televizyonun düğmesine basar çünkü dışarıdan bir sese bağımlılık vardır.

Mustafa BİRGİN: Yani birilerinin onunla beraber olmasını istemesi mi söz konusu?  Yahut şöyle diyelim bazı şeylerden kaçıyor mu, bilmeden bazı şeylerden kaçmak mıdır?

Sefer YEŞİL: Bilmeden derken?

Mustafa BİRGİN: Öyle bir yapı oluşmuş ki insanlar bilinçsizce bir şeyler tercih ediyorlar, neden tercih ettiklerini bilmiyorlar farklı bir şeyle karşılaştıklarında da kötü mü hissediyorlar ya da korkuyorlar mı?

Sefer YEŞİL: Özün kişiden istediği şey toplumun kişiden istediği şeyle aynı olmadığı için, kişi de toplum içerisinde var olabilme çabası ile kendini gerçekleştireceğini zannettiği için, başkalarının gözünde kendisinin nerede olduğu endişesini hep taşıdığı için özünün ondan istediğini es geçebilir. Özde ihtiyaçlar sistemi çok düşük olmasına rağmen: “İnsanlar bana nasıl bakıyor?” diye merak eder. Nasıl gözüktüğünü çok önemser, başkalarının onun üzerindeki etkisi, kişinin özünün kendisindeki etkisinden çok fazla olduğu için o dışarıdakilerin bakış açısını önemser ve kendisiyle hiçbir zaman bütünleşemez, kendisi olamaz.

Bütün öğretiler ki en büyük öğreti olan, en gerçekçi öğreti olan din de bu şekildedir: ancak kendini tanıyan, kendini bilen evrenle bütünleşebilir. Kendini bilmenin ne demek olduğunu deşifre etmek gerekir. Bütün şiir kitaplarında, felsefe kitaplarında “aman kendini bil, kendini tanımazsan olmaz.” denir. Ama bu “kendi” kimdir, kendini tanımak ne demektir, nasıl bir sistematiği vardır, öğrenilebilir mi, kişi kendisiyle buluşabilir mi? Bunlar öğretilmediği için bunun felsefesi yapılmıştır.  Fakat, sistematik bir metodoloji ortaya konulmamıştır. Kişi de zaten dış dünya bağımlısı olduğu için özdeki kendisiyle hiçbir zaman buluşamamıştır. Kişisel gelişimin belki de çıkış itibariyle bunu bana sağlayacağını düşünmüştüm, yani arayışım sırasında ben pazarlama tekniği öğrenmek için böyle bir bilime ilgi duymadım ya da diksiyonum güzel olsun diye böyle bir şeye ihtiyaç duymadım, arayışım çok farklıydı.

Mustafa BİRGİN: Neydi baştaki hedefiniz, şu an da aynı hedefte misiniz, değişti mi, nedir?

Sefer YEŞİL: Aslında kendimi gerçekleştirme diye yola çıktığımda, kendimi gerçekleştirme derken kendi kendimle kaldığım zaman cevabını bulamadığım soruların cevabını çevremde bulacağımı zannetmiştim. Büyüklerime gittiğim zaman karşılaştığım cümleler beni çok yıpratmıştı. Çevrenizde dediğim de şu: o alanda uzman olduğunu zannettiğim, devlet tarafından bile yetkili olan kişilere gidip soruyordum ama bana getirdikleri cevap: “Çok düşünme kafayı yersin, aman efendim çok derinlere dalma boğulursun” gibi cevaplar oluyordu. Böyle cevaplarla karşılaştım. “Bu soruların neydi?” derseniz, çok basit sorulardı. Yani az önce de dediğim gibi kişinin kendisiyle alakalı olan sorulardı.

Mustafa BİRGİN: Alabilir miyiz o soruları?

Sefer YEŞİL: Bir tanesi “kimim?” sorusuydu. Yani şimdi “Ben kimim?” sorusu normalde çok yüzeysel, basit gibi durabilir; ama derininde düşünen bir zihin için deşifre edilmesi, bilinilmesi gereken bir soru. Kişi, kim olduğunu bilmezse yaptığı davranışlarının mantığını tam olarak oturtamaz. Mesela benim bedensel, maddi donanımlarım var. Beden donanımlarım: el, kol, bacak, kafa… Bunların dışında başka ruhsal donanımlarım da var benim. Mesela: beyin, idrak, şuur, hafıza, akıl… Şimdi ben, akıl mıyım? Saf akıl mıyım? Yani düşünüyordum ve ben akıl değilim, akıl; bana ait olan donanım bütününün bir parçasıdır. Ben hafıza mıyım? Hafıza bana ait olan donanımın içerisindeki bir birim. Bedenin sistematiği içerisine bakıyorum, ben yalnızca kol olabilir miyim, bacak olabilir miyim? İçte ve dışta donanımlar var ve ben bu içte ve dıştaki donanımların neresindeyim, ben kimim? Ben kimim ki bu donanımları kullanabiliyorum?

Şöyle söyleyeyim:  İnsanın en temelinde kendi içinden gelen sesler vardır, görüntüler vardır. Bir şeyler izlersiniz, bir şeyler dinlersiniz. Kişi, kimse yokken, dışarıdan bir ses gelmediği halde kendi kendineyken bile iç dünyasındaki sinema ve filmi izler. Peki, iç dünyamdan gelen bu sesleri ve görüntüleri izleyen ben isem ben kimim? Bunları ben izlerim, yani akıl: kavramlar arasındaki bağı kuran bir kurumdur. Hafıza: geçmişle alakalı bir depodur. Hafıza yoksa geçmiş yoktur. Alın hafızayı, geçmişiniz biter, anda yaşarsınız. İçteki ve dıştaki donanımlar da kendi yerimi bulma çabamdı, yani ilk çıkış noktalarımdan bir tanesi buydu. Bendeki bu süreç, yaratılan her insanda aynıydı. Her insanda bu süreç gerçekleşiyordu. Zihinsel anlamda ve ruhsal anlamda bunlar gerçekleşiyordu.

O zaman biz kişisel gelişim anlamında öyle bir yere gelmeliyiz ki evrensel bir işleyişi deşifre edelim. Her insanda işleyen bir sistem olduğunu ve bu sistemin derininde nasıl işlediğini fark edip insanlara bu şekilde faydalı olmalıydık. Ben yola o nedenle çıkmıştım, kişisel gelişim beni bir yere kadar taşıdı. Bilgilere şartlanmadan, kilitlenmeden objektif bakma duasıyla yola çıktığım için her bilgiye açık oldum. Her bilgiden bir şeyler almaya çalıştım. Şimdi de bu bilgiler ışığında yeni bir sistem geliştirmeye çalışıyoruz.

Şu anda bu sistem tamamen kişinin kendisi, evren ve evrenin yaratıcısıyla olan iletişimini deşifre etmeye yönelik bir sistem.

Mesela şu anda müthiş bir derecede kavram kargaşası var; insanların zihni, gönlü tamamen farklı şeylerle dolduruluyor. Az önce de dediğim gibi mesela her insanın temelinde işleyen sistem nedir? Önce bunu deşifre etmemiz gerekiyor, bunu deşifre ederken de açık ve net bir şey söylemek gerekiyor. “Bizi, bize kim tanıtabilir?”Eğer biz kendimizi tanımayı başka birilerine; şahısların kendi disiplineleriyle, kendi ticari kaygılarıyla oluşturduğu öğretilere bırakırsak; büyük bir pazarın içerisine düşeriz. Bu pazarın içerisinde de kurs kurs gezeriz kendimizi tanımak için. Ama bir kişi hakikaten samimi bir şekilde kendini tanımak istiyor ise kendini yaratan yaratıcısının insanı nasıl tanıttığına bakması gerekiyor. Yani bir cihazı, makineyi yapan bilir. Bizim yaratıcımız, bizi Kur’anda nasıl tanıtıyor, hangi sistematikte tanınabiliyoruz? Biz ona baktığımız zaman; önce de bahsettiğim gibi, her insanda işleyen evrensel işleyiş var ve Kur’an insana “abd” diyor isim olarak.

Mustafa BİRGİN: Abd?

Sefer YEŞİL: Abd demek itaat eden demektir. Türkçe kelime karşılığı “itaat eden” dir. Ben bir abd’im, sen bir abdsin, yaratılan her varlık abddir. Her varlık kesintisiz itaat edendir. Ben madem kesintisiz itaat edenim ve yaratıcı bana kendimi böyle tanıtıyor. O zaman kişi şu soruyu sorması gerekiyor:  “Ben kime itaat ediyorum?”  Kime itaat ettiğimin cevabını da ben yine Kur’anda buluyorum. Şimdi bu “abd” kavramını biraz açalım, ne demek kesintisiz abd?

Mesela evrenin programına bir bakalım. İnsanı çekin,  herkes kendisini çeksin, tek kendisiyle evrene bir baksın. Şu an evrene bakıyoruz. Mustafa Hocam, sen ve evren var. Sen ve evren… Diğer insanları düşünme. Kalabalık olduğumuz için sıkıntı çekiyoruz zaten, yalnız sen kendini düşün. Kendini ve evreni düşün. Şu anda evrendeki her şey ama her şey itaat üzerinedir. Gezegenler kendi aralarında müthiş bir sistematik itaat içerisindedir; çekirdeğe bakın, ağaç olma sürecine, bir meyveye bakın; sulara, okyanuslara bakın, içerisindeki hayvanlara bakın, bitkilere bakın. Dengeye bakın, hepsi programının gerektirdiği şekilde itaatini ortaya koyar. Canlı, cansız… ama her şey. Cansız dediğimiz şeyler bile ölü hücrelerden oluşmuş ama temelinde atom altı parçacıklarında hareket sergiler, hareket’siz hiçbir varlık yoktur. Var olan her şey hareketlidir. Sorunuz var mı, itaat eden kavram üzerine?

Mustafa BİRGİN: İtaat eden derken, insanın özel bir durumu söz konusu değil mi? Hani cüz-i irade olayı…

Sefer YEŞİL: Onu anlatacaktım zaten, şöyle söyleyeyim: İnsana gelelim, insan yapısına gelelim. Yani size gelelim. Bütün gezegenleri, taşı, toprağı, her şeyi düşünürsek… Sizin dışınızda ki her şeyi düşündük değil mi? Kendimizin dışında ki her şeyi düşünelim. Ağaçlardan, bulutlardan, yağmurlardan tutun da tabiatta ki her şeyi düşünün ve bunların kesintisiz itaatini ortaya koyduğuna bakın. Görebiliriz. Kış mevsiminde ağacın durumuna bakın, yaz geldiğinde ağacın durumuna bakın nasıl? Programlandığı gibi kaybolup tekrar geri gelir. Güneşe bakın, diğer varlıklara bakın, suya bakın. Biraz daha birimselleştirelim, kendimize gelelim. Kendi bedenimize bakalım.

Kendi bedenimizdeki bütün uzuvlarımızı gözden geçirelim. Dişimize bakalım, böbreğimize bakalım. Faaliyetinde ne kadar etkimiz var? Kalbimize bakalım, durdurabiliyor muyuz? Çalışması bizim elimizde mi? Akciğere bakalım. Nefes alma olayını Allah bize bıraksaydı, günde en az on defa boğulurduk. Sistematiğe bakın, gözümüzü kırpma olayımızdaki hikmete, burnumuza, kulağımıza. Bunların hangi birisi bizim isteğimizle itaat ediyor?  Derinindeki itaati kastediyorum, müdahale edemiyoruz. Hadi üç dakika nefes alma diyeyim ben sana. Olmaz. Seninle alakalı bir durum değil çünkü. O program biz habersizken işliyor, beden işliyor. Günler geçtikçe beden işliyor ve büyüyor.

Mustafa BİRGİN: O zaman bu bütün içerisinde irademizde olan, kendi isteğimizle yönetebileceğimiz bir birim ünitemiz var. Sadece orayı mı kullanabiliyoruz, bunu mu anlıyoruz?

Sefer YEŞİL: Cüz-i irade olayına gelmeden önce ben mevzuu biraz daha inceltmeye çalışayım. Şimdi bedenimizdeki bu bütün donanımlar; ama bakın bedenimiz derken bedenimizin yüzeysel yani bir görünen kısmı var birde görünmeyen kısmı var hangi kısmını ele alırsanız alın yine itaattedir. Demin kaştan, gözden, dişten örnek verdik. Biraz daha içe girelim ve görünmeyen uzuvlarımıza bir bakalım. Beyne gelelim, beynin kendi içerisindeki fonksiyonlara gelelim. Hafızamız var. Hafıza ne kadar senin elinde ya da benim elimde? Ruhsal bir donanımdır; bu hafızayı ele alamazsınız, gözle göremezsiniz ama depolar. Yirmi yıl önceki bilgi hala nasıl orda duruyor? Ordadır o, yani orda görevini devam ettirir. Hafızanın kendi üzerine düşen itaati şudur: Allah yarattığı hafızaya demiştir ki senin işlevin bu. O, işlevini yapar çünkü hafıza depolama yeridir. Akıl, kavramlar arasındaki bağı kurma özelliğimizdir. Bu bizim programladığımız bir özellik değil, bize verilen bir özelliktir. Düşünmek, şuur…

Şimdi ister beden donanımlarımıza bakalım, ister derindeki ruhsal donanımlarımıza bakalım, hepsi itaat içerisinde. Bakın hepsi kendi yaratılışının gereğini ortaya koyuyor. Peki; o zaman evren itaat ediyor, beden itaat ediyor, bedenin bir adım ötesinde ki ruhsal güçlerimiz de itaat ediyor. İşte cüz-i irade dediğimiz bir bilinç var. Cüz-i iradenin de bir itaati söz konusu. Hangi anlamda? Yaratıcı bütün bu itaatin içerisinde cüz-i iradeye diyor ki: Sana bir alan koydum. Yaratma bizim elimizde değil, yaşatma da bizim elimizde değil. Bunlara karışamıyoruz ama diyor ki: Sana verdiklerimin yönetiminden çok cüz’i bir alanın var senin. Cüz-i bir alan… Orayı da benim senden yönetmemi istediğim gibi yönetmeni istiyorum.

Mesela sana hafızayı programladım, verdim ben ama hafızayı nasıl dolduracağını sen belirlersin. Sana aklı verdim. Aklı hangi doğrultuda kullanacağını, diğer uzuvlarını da hangi doğrultuda kullanacağını sana bırakıyorum. Artık nasıl, ne kadar bir özgürlükse onu sana bırakıyor, o alanı sana bırakıyor. Bıraktığı o alanda da senden ne istediğini yine sana bildiriyor.