kurani_kerim-ilmihal_kitaplari

Vahiy ve Öncelikler

Mustafa BİRGİN: Merhaba değerli dinleyenler! Uzun yola kaldığımız yerden, kıymetli Sefer Yeşil Beyle birlikte devam ediyoruz. Ben bir özet geçmeyeceğim, neden? Çünkü enlem ve boylanın bir önceki bölümünü dinleyenler zaten orada tüm anlattıklarımızı bulabilecekler, zaman kaybetmek istemiyorum. Sefer Beyin anlatacağı çok şey var. Onun anlattıklarının birbiriyle ilişkili olmasından dolayı önceki enlem ve boylamları dinlemenizi tavsiye ediyoruz. Sefer Bey önceki bölümlere atıfta bulunma adına kısa ve öz bir şeyler söyleyip, kaldığımız yerden devam edelim isterseniz. Buyurun.

Sefer YEŞİL: Teşekkür ediyorum. En son kaldığımız programda şöyle bir şey söylemiştik: Yeryüzündeki her şey teslim olandır, yeryüzü islam dini üzerine varlığını sürdürür. İnansın ya da inanmasın, bütün insanların bedenleri Müslüman’dır ve doğan her çocuk İslam fıtratı üzerine doğar. Bunun ne demek olduğunu konuşmuştuk ve demiştik ki: insan en derinde tercih edebilme özelliğidir, bu tercihini Allah’ın “tercih et” dediği yönde kullanırsa fıtratına uygun kulanmış olur ve mutlu, huzurlu, sıhhatli olur. Yani Kur’an-ı Kerimde Allah’ın bize sunmuş olduğu ayetleri incelediğimiz zaman, Allah yeryüzünde ve ahirette nasıl mutlu olabileceğimizi bize sunuyor.

Kulum diyor: “Kur’an-ı Kerim senin kullanma kılavuzundur. Senin mutlu olabilmen, senin huzurlu olabilmen ancak ve ancak sana sunduklarımı yapabilmenle mümkündür.” Mesela bir örnek verelim: Herhangi bir cihaz alıyoruz. Bu cihazı aldığımız zaman, cihazın bir kullanma kılavuzu oluyor. Bu kullanma kılavuzuna uyduğumuz zaman daha uzun süreli, daha güzel bir şekilde kullanıyoruz ama kullanma kılavuzunu okumadığımızda bizden kaynaklı bir hata olursa zaten “kullanıcı hatası” diyorlar ve değiştirmiyorlar. Mesela bir kamyonet aldığınızı düşünün, kamyoneti işçiniz kullanıyor. Bir gün bir telefon geliyor ve bakıyorsunuz ki kamyonetin akisleri kırılmış. İşçinize  ‘’nasıl kırıldı?” diyorsunuz. “Bilmiyorum işte kırıldı.” diyor. Gidip bakıyorsunuz, kamyonun kullanma kılavuzunda onun seksen tondan fazla çekemeyeceği yazıyor. Ama bizim işçi, yüz tona yakın yük atmış. Garanti için incelemeler yapıldığı zaman deniliyor ki “Kusura bakmayın, biz bunun uzun vadeli ve daha güzel nasıl kullanılacağını, nasıl sizleri daha mutlu edeceğini zaten daha önce bir kitapçıkla sizlere açıklamıştık. Siz bu kitapçığa uymadığınız için bizim yapabileceğimiz bir şey yok, ödeme yapabilirseniz tamirat yapabiliriz.” Allah bizi affetsin, belki çok avamca örnekler ama Kur’an ile nasıl ilişkilendirmeliyiz diye düşününce bunlar örnek olabilir. Kişi, fıtratına uygun olan bilgi ile buluşması gerekiyor. Yani teslimiyetini bozmamak adına, teslimiyetine uygun bir bilgi ile buluşmak zorunda.

İşte karşımıza şöyle bir şey çıkıyor: Kur’an-ı Kerimi elimize aldığımızda ya da diğer ilahi kitapları elimize aldığımızda hepsinin ilk davetinin” La ilahe illallah” olduğunu görüyoruz. Cennetin anahtarı olarak bize vaat edilen bu güzel kelime ‘’La ilahe illallah ’tır’’. Allah’ın memnun olduğunu söylediği kelime budur. Demek ki: Kur’an-ı Kerimin bazı ana konuları var. Ne gibi? Tevhid gibi, Risalet gibi, Ahiret gibi. Kur’an-ı Kerim’de ki 6666 ayete baktığımız zaman bunlar üç ana başlıkta toplanabilir: Tevhid, Risalet ve Ahiret. Şöyle incelememiz gerekiyor: Peygamber efendimizin yaşantısını göz önüne aldığımız zaman Mekke ve Medine dönemi vardır. Kur’an-ı Kerimin nüzul sürecine baktığımız zaman, mekki ayetler ve medeni ayetler vardır. Peki, burada ne demek istiyoruz? Nereye çıkacağız? Günümüz insanının aslında bir metot sıkıntısı çektiğini, bu süreci gözden kaçırdığını fark ediyoruz.

Şöyle diyelim: Bugün dünyadaki en büyük problemlerden bir tanesi, Kur’an’ın işaret ettiği önceliklendirmeleri kaçırmış olmamızdır. Müslüman olarak biz, yeniden vahyin ışığında önceliklendirmelerimizi tespit etmek durumundayız. Mesela günümüzde öyle şeylerle karşılaşıyoruz ki: Dinde ne farz, ne vacip ne de sünnet bile olmayan şeyleri, dinin aslı gibi algılayan insanlar var. Bu sıralamayı şaşırdığımız zaman ne oluyor? Önceliklendirmelerinizi şaşırmış oluyoruz, ayrıntılarda boğuluyoruz. Dinin ana konularını da bu işin ayrıntısı zannediyoruz. Yani ayrıntıları ana konu, ana konuları ayrıntı zannediyoruz.

Biz, tevhid eğitim metoduna başladığımız zaman şunları sorduk kendimize: Kur’an işin başında acaba neleri öne aldı, ilk başta nelerden bahsetti? Yani işin temeli, özü olarak nereleri gösterdi? Neleri, işin olmazsa olmazı olarak belirledi ve neleri sonraya bıraktı, acaba bunun içerisinde bir metot var mıydı? Sormak istiyorum: Acaba Kur’an-ı Kerim orucu, haccı, zekâtı, içkinin haram kılınışını, faizin yasaklanışını, domuz etinin haram kılınışını, tesettürü, hukuki ve toplumsal düzenlemeleri, cihat konularını, evlenme münasebetlerini, anne ve baba münasebetlerini, miras konusunu, adam öldürme, ticaret ilişkileri konusunu ne zaman hangi dönemde dile getirmiştir? Bu saydıklarımız, acaba vahyin hangi dönemine tekabül etmektedir? İşin başında insanların gündemine konulan konular bunlar mıdır acaba? Yoksa bunların öncesinde bazı konulardan bahsedilmiş midir? İbadetler, muamelatla ilgili hukuki düzenlemeler ve bunlar gibi hükümlerin yer aldığı ayetler hangi döneme aittir acaba?

Peygamber efendimizin iki döneminden biri olan Mekke döneminde… Yani 13 yıllık Mekke döneminde ibadet ve muamelata ait herhangi bir şeyden bahsedilmemiştir. Bu dönemde: Allah’ın varlığına, birliğine, ilahlığına, kemal sıfatlarına, noksanlıklardan münezzeh olduğuna; iman etme gibi hususlara, doğru sözlü olmaya, sabra, alçak gönüllülüğe, temiz kalpli olmaya, aklın korunmasına, dinin korunmasına, namusun korunmasına dair hususlardan bahsedilmiştir. Peygamber efendimizin bu iki döneminin stratejik olarak tekrar ele alınması gerekiyor. Yani vahyin, insanla muhatap olduğunda; ilk başta neleri öne aldığı, neleri daha sonraya bıraktığına bakmak gerekiyor. Eğer bunları fark edemezsek başımıza çok enteresan şeyler gelebilir. Ne gibi şeyler gelebilir? Mesela zamanımızın âlimlerinden “Bediüzzaman Said Nursi’nin çok çok üzerinde durduğu, özellikle Risale-i Nurlarda üzerinde durduğu bir konu vardır. Diyor ki ‘’ Gençlerimizin arasından, iman sökülüp atılmıştır. Taklidi bir iman vardır ama zaman tahkiki iman zamanıdır. Zaman imanı kurtarma zamanıdır’’. Yani iman üzerinde duruyor.

Peygamber Efendimizin Mekke döneminde gelen ilk ayetleri incelediğimizde, özellikle ilk altı ve yedi yılda gelen ayetleri incelediğimizde “iman” konusu üzerinde durulduğunu görüyoruz. Bu dönemde hep iman ilkelerinin açılımı yapılmıştır, yani tevhidin açılımı yapılmıştır. Mekke Dönemi 13 yıl sürmüş ve insanlara kul olmayı öğretmiştir. Biz kul olmadan kulluk yapamayız. Peygamber, ilk başta zihinleri ve gönülleri tedavi etmiştir. Bozulmuş kavramları tedavi etmiştir ve kalpteki imanın oluşmasını, kalpteki tasdikin gerçekleşmesini sağlamıştır. Mekke döneminde inen ayetlerin karakteristik özellikleri, iman konusu üzerinde durmuş olmalarıdır.

Mustafa BİRGİN: Yani Mekke Dönemi ağacın köklerini, Medine Dönemi de gövdesini temsil ediyor. O zaman anlattıklarınızdan şunu anlıyoruz: Bir şey yapılırken arka tarafta bir amaç olmalı. Şayet bir amaç yoksa yaptıklarınız şeklidir, gösteriştir, öylesinedir. Öyleyse, Hz. Peygamber Mekke döneminde ısrarla bir şeyleri yeniden düzenleyecek öğretileri, imanı anlatıyor. Medine’de de imanın yansımasını anlatıyor, gösteriyor.

Sefer YEŞİL: Mustafa Hocam, biliyorsun. Bizim projemiz çıkış itibariyle İbrahim Suresinin 24 ve 25. ayetleri üzerinden ilerliyor. Burada Kur’an-ı Kerimin ana hedefi olan kavram tevhiddir. Bir portakala iğneyi batırdığınız zaman, portakalın neresine batırırsanız batırın oradan portakal suyu akar. İşte Kur’an-ı Kerimin de neresine bakarsanız bakın tevhid akacaktır. Çünkü Allah’tan başka ilah olmadığı hakikati hakkıyla anlaşılmadığı zaman, inşa edilecek olan her yapı çökmeye meyyaldir. Mesela niçin İbrahim Suresi 24 ve 25. ayet?

Mustafa BİRGİN: O Ayet-i Kerimeleri alabilir miyiz?

Sefer YEŞİL: Allah güzel bir sözü güzel bir ağaca benzetiyor. İbrahim suresi 24. Ve 25. ayette diyor ki.‘’Görmedin mi Allah sana nasıl bir mesel getirmiştir: Güzel bir söz, kökü sabit ve dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir. Ki o, Rabbinin izniyle her zaman yemişini verir durur. Allah insanlara meseller getirir. Olur ki onlar çok iyi düşünüp ibret alırlar.’’ (İbrahim,14/24-25).

Allah bize kelime-i tevhidi güzel bir sözle açıklıyor. Güzel söz eşittir Kelime-i tevhiddir, güzel söz eşittir imandır. Allah Kur’an-ı Kerimde, kelime-i tevhidi bize güzel bir ağaç ile örneklendiriyor. Neden bir başka şey değil de ağaçla örneklendiriyor acaba? Çünkü ağacı ağaç yapan üç unsur vardır: Derin bir kök, sağlam bir gövde ve meyveli dallar… Kelime-i tevhid de böyledir. Derin bir kökü vardır. İmanın tarifi nedir? Kalpte tasdik, dilde ikrar, bedende ameldir değil mi? O zaman kalpte tasdik dediğimiz şey iman bölgesine tekabül etmektedir. İman bölgesi, köklere tekabül etmektedir. Yani kökü olmayan bir ağaç düşünülemez, köksüz bir ağacı da Allah, İbrahim suresi 26. ayette vurguluyor. “Çirkin bir söz ise, toprağa kök atıp da yerleşemediği için yerden kolayca sökülüp çıkarılabilen köksüz bir ağaç gibidir”(İbrahim,14/26) .Yani çirkin bir sözden kasıt: Şirktir.

Şirk zihniyetinin kökü yoktur, iman bölgesi yoktur. İman bölgesi olmadığı için en küçük bir rüzgârda o ağaç devrilir gider. Bizim eğitim sistemimiz kök, gövde ve meyveler üzerinden ilerliyor. Niçin bunu yaptık? İnsanların hayatında şöyle bir durum var: İnsanlar içlerinde bulundukları iman zafiyetini, iman boşluğunu; daha çok amelle, daha çok ibadetle gidereceklerini zannediyor. Ama içerdeki ruhsal problemlerin nedeni; kul olma bilincinin geliştirilememesi, iman hakikatlerinin kavranılamamasındandır. Yani bir kişinin Mekke’si olmadan Medine’si olamaz.

Mustafa BİRGİN: Kök olmadan gövde ve meyve olamaz diyorsunuz.

Sefer YEŞİL: Kesinlikle, kök olmadan takdir edersiniz ki gövde de olmaz. 13 yıllık Mekke döneminde ibadetlere ait, muamelatlara ait, toplumsal düzenlemelere ait konulara yoğun bir şekilde girilmemiştir. Peygamber efendimiz ve sahabeler Mekke sokaklarında ilk kez “La ilahe illallah” sesini duyurmuştur? Peygamber, Hira Mağarasında vahiyle buluştuktan sonra Müslümanlar Erkam bin Erkam’ın evinde toplanıyordu. Orada ayetler paylaşılıyordu. Orada ibadete ait, muamelata ait herhangi bir mevzu yoktu. Tamamen zihinler, gönüller, iç dünya imar oluyordu. Daha önceden karışmış olan kavramlar yerlerini buluyordu. Orada bir metot izleniliyordu yani kalplere iman yerleştiriliyordu. Daha sonra da kelime-i şehadet; İslam bölgesine çıkış olarak söyleniliyordu. Yani günümüz insanı için şöyle bir durumdan bahsedebiliriz: Önceliklerimizi şaşırmışız. Biz ne yapıyoruz? Direk kelime-i şehadetten başlıyoruz. Namaz, oruç, zekât, hac, içerisine giriyoruz.

Mustafa BİRGİN:  Kelime-i şehadet, şemamızda nereyi temsil ediyor?

 Sefer YEŞİL: Kelime-i şehadet toprak bölgesi. Yani kök bölgesinden gövdeye çıkılırken kelime-i şehadet ile karşılaşıyoruz. İslam’ın birinci şartıdır kelime-i şehadet. İmanın birinci şartı ise kelime-i tevhiddir.

Mustafa BİRGİN: Hatırıma geldi. Kelime-i şehadeti zaten körü körüne sadece dille ikrar etmek olmaz. Kelime-i şehadeti söyleyebilmek için bir alt yapı, bir ön hazırlık, ruhen ve aklen hazır olmak lazım. Zaten bazı sahabeler hemen söylemiyorlar. Hz. Peygamberden mühlet istiyorlar bazı şeyler için. Yanlış hatırlamıyorsam Hz. Abbas birkaç gün geçtikten sonra kelime-i şehadeti söylüyor. Çünkü kabul etmek sadece dil ile söylemek değildir.

Sefer YEŞİL: Mustafa hocam siz de takdir edersiniz ki şu an kapımız açılsa, iki tane polis gelse bizi alıp götürse, anlatın dese… “Komiserim neyi anlatalım? Biz sohbet ediyorduk, enlem ve boylamın programını çekiyorduk. Yani size neyi anlatalım?”

 -Yahu siz görmediniz mi kazayı?

-Ne kazası komiserim biraz daha açık konuşur musunuz?  Biz olayı anlayamıyoruz.

Burada Eğitim ve Araştırma Hastanesinin önünde bir kaza olmuş. Polis de gelmiş bu odadan ikimizi götürüyor şahit olarak. Bizim olaydan bile haberimiz yok. Anlatın diyor, anlatamıyoruz. Diyor ki: Oğlum Hasan niye bunları getirdin? Bunlar olaya şahit değil ki. Orada duran bir köfteci var, ”Ben olaya şahitlik ederim ki araba hızlı geldi, teyzeye çarptı.” diyor. Onun şahitliği kabul oluyor. O müşahede ediyor, şahitlik ediyor. Biz küçük yaşlarda kelime-i şehadet getiriyoruz. Elimize bir elif-ba veriliyor. Camiye gidiyoruz, surelerimizi ezberliyoruz ve yaşamımıza o şekilde devam ediyoruz. Hani biz amentüde sayarız ya “Âmentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusulihî”, bunları saydıktan sonra “hakkun eşhedü en lâ ilâhe illalah ve eşhedü enne muhammeden âbdühü ve rasûluh” deriz. Yani bunlara şahitlik edilmesi gerekiyor. İşte peygamber efendimizin Mekke’de 13 yıl boyunca yaptığı çalışma “iman” çalışmasıdır. Kişilerin zihinlerini, gönüllerini, kavramlarını tedavi çalışmasıdır.Tamamen Allah-insan ilişkisinin zihinlere doğru bir şekilde yerleşmesi aşamasıdır.

Kul olma bilincinin geliştirilmesi aşamasıdır.Kelime-i şehadetle başlayan süreç, yani Medine kulluk yapmayı öğretir. Mekke kul olmayı öğretir. Kul olmadan, kulluk yapılamaz. Bedenimizde doğru amellerin oluşabilmesi ve bunların sağlıklı olabilmesi, kalbimizdeki bir tasdike bağlanmıştır değil mi? Kalpte tasdik, dilde ikrar, bedende amel, günümüz insanının en büyük problemi; Biz daha Mekke’yi öğrenmeden, kendimizi Medine’nin içerisinde buluyoruz.

Mesela Mevlana gibi, Muhittin-i Arabi gibi âlimler kul olmaya vurgu yaparlar. Allah’ın katında cennete amel ile gidilemez. Yani bütün amellerimizi, ibadetlerimizi toplasak bir gözümüzün şükrüne yetmiyor. O zaman ne ile gidilir cennete? İman ile gidilir. İman kazanılmış bir şeydir. Medine’nin buradaki işlevi şudur: İmanın şartları ile oluşmuş, zihindeki tedaviden sonra kazanılmış imanı Medine korur. Yani namaz, kazanılmış imanı korur. Düşünün, para kasanız var ama içine koyacak paranız yok. İşte buralardan baktığınız zaman biz ne yapıyoruz? Direkt Medine’den başlıyoruz. Hayatımıza, ibadetlerden başlıyoruz. İçimizdeki boşluğu giderebilmek için daha çok ibadet ediyoruz ama içimizde mutmainlik, mutluluk duygusu bir türlü oluşmuyor. Neden? Çünkü Mekke döneminde yapılan o 13 yıllık iman çalışmasını yapmadık. Bize ne yaptılar? Bunlar sayılacak şeylerdir. İmanın şartlarını say evladım dediler. Saydık geçtik. Şimdi Mustafa Hocam neden çok önemli Mekke? Çünkü Mekke’de “La ilahe illallah” çalışması yapılmıştır. Allah, cennetin anahtarı olarak sunduğu kelime-i tevhidinde müspeti tarif etmeden önce menfii nazara veriyor. La ilahe ile başlıyor değil mi? Müspet olan İllallah’ı kabul etmek değil, onu kabul etmeden önce yapılacak bir “La ilahe” çalışması var. “La ilahe” tahliyedir, temizliktir, arıtmadır, reddir, ameliyattır. Tahliye ne demek? Tahliye: Düşünün bir odanız var, elinize ne geçti ise atmışsınız. Orayı depo olarak kullanmışsınız, ortalık toz toprak içerisinde. Bu odayı tekrardan kullanmak, gönlümüze göre yerleştirmek istesek ne yaparız? Tabi ki orayı sıfırdan boşaltırız, temizleriz, havalandırırız, pırıl pırıl yaparız ve gönlümüze göre döşeriz. Peki, arıtma ne demektir? La ilahe, bir arıtmadır. Yani kirlenmiş, saflığı bozulmuş, fıtratı bozulmuş bir su düşünün; bu suyu özüne çevirmek La ilahedir. Yani arıtma çalışmasıdır, ameliyat çalışmasıdır “La ilahe”… Bizim bir organımız bozulmuş olsa onu ameliyat ettiğimiz zaman eski haline gelir. Bozuk bir cihazı tamir etmek gibi… Şaşı bir insan, şaşı olduğu için dış dünyadaki her şeyi çift görür. Yahu, o çift gördüğü için çift değil ki dış dünyadaki maddeler. Adamın gözleri bozuk… Gözü dört numara olmuş, beş numara olmuş dışardaki bütün cisimleri öyle algılıyor. Dış dünyadaki cisimler öyle değil ki. Daha net, daha güzel… Ama senin ayarın bozulmuş.

Mustafa BİRGİN: Bu anlamda Hz. Mevlana’dan bir örnek geldi aklıma: Bir tamirci, şaşı olan bir çırağına der ki: “Evladım şu içerdeki şişeyi getir”. Çocuk, şaşı olduğu için şişeyi iki görür ve “Usta hangi şişeyi getireyim.” der. “Evladım orda iki şişe değil, bir şişe var onu al gel.” der ustası. Çocuk da “Olur mu usta, burada iki şişe var.” der. Usta da sinirlenir tabi. İki şişe mi var o zaman birini kır, diğerini getir der. Çocuk alır kırar ve ustaya “Birini kırılınca diğeri de kırıldı.” der.

Sefer YEŞİL: Evet, çok teşekkür ediyorum, çok güzel oldu. Algılayamadığımız gerçekler olabilir. Biz algılamıyoruz diye onlara yok diyemeyiz. Birisi çıkıyor, yer çekimini buluyor. Tamam, güzel alkışlayalım da… Yahu yer çekimini sen buldun ama yer çekimi daha önceden yok değildi ki. Var olanı buluyorsun aslında. Sen buldun diye yer çekimi var olmadı. Var olduğu için sen buldun.

Mustafa BİRGİN: Yer, çekmeye başlamadı. Önceden de vardı.

Sefer YEŞİL: Tabi k Ne güzel. Yeryüzünde var olanları buluyoruz. Bizim bakış açımızı düzeltmemiz gerekiyor. Yani “La” bir ameliyattır. Nasıl ki o şaşı göz, evrendeki cisimleri çift görüyorsa; ameliyattan sonra da hakikatine göre görüyor. Öyle de şaşırmış bir gönül, insana ilahını çift gösterir Allah korusun.

Mustafa BİRGİN: Şirk orada devreye giriyor galiba.

Sefer YEŞİL: Aynen öyle Şaşı bir gönül, ilahı çift gösterir. İşte Allah Resulü bize “La ilahe illallah” çalışmasını sunarken öncelikle bir arıtma çalışması yapıyor. Bir ret çalışması… Mesela insan-insan ilişkisini düşünelim. Sizin, benimle iyi dostluk kurabilmeniz ya da benim, sizinle iyi dostluk kurabilmem aslında; benim sevmediklerimi sizin de sevmemenize bağlı. Olaya, farklılık noktasından yaklaşmıyorum. Sizin sevmediğiniz, hatta nefret ettiğiniz şeyleri ben defalarca yaparsam; biliyorum ki siz benden uzaklaşırsınız. Yani soğursunuz. Aynı şekilde, benim sevmediğim bir şeyi de siz yaparsanız ben de sizden uzaklaşırım Allah korusun. Güzel dostlukların, uzun soluklu arkadaşlıkların oluşabilmesi insan-insan ilişkisi nazarıyla baktığımız zaman; aynı ret ve kabullerde buluşmayı gerektiriyor. Dostluklar bu şekilde… Peki, şöyle düşünelim: Allah-insan ilişkisinde de bu böyle değil midir? Allah’ı kabul ettim diyor. Yahu sen Allah’ı nasıl kabul edebilirsin? Allah’ın kabul et dediklerini kabul etmek, reddet dediklerini reddetmekle kabul edebilirsin. Allah’ın sevgisini kazanmak istiyorsak Kur’an-ı Kerim’e bakalım. Allah, Kur’anında nelerden memnun olduğunu, nelerden memnun olmadığını, hangi kullarını sevdiğini, hangi kullarından da hoşlanmadığını bildiriyor. “La ilahe illallah”, kendi içerisinde ret ve kabul çalışmasıdır. La ilahe ile reddetmemiz gerekenleri reddetmeden, illa Allah bölümüne geçip Allah’ı kabul edemeyiz. Hem ben Allah’ın sevmediklerini işlerim, hem de Allah’ımı kabul ederim. Olmaz. O zaman bu belli bir süreden sonra sıkıntıya sokuyor insanı. Sağlıksız bir sürece sokuyor. İşte kelime-i tevhide bu zaviyeden baktığımız zaman insanın gönlünün sultanı olan Allah ne diyor? “Ben, hiçbir yere sığmam, mümin bir kulumun gönlüne sığarım” diyor. Demek ki, “sığarım” dediği yeri tozlu, kirli, paslı bulundurmak insana yakışmaz. Orada  önce bir temizlik yapıp “La” demek lazım. İlla ile de, gelecek olana yer açmak gerekiyor. Allah’ın insandaki tecelligâhıdır gönül. Gönül ile alakalı bir dolu edebi eser vardır. Herhangi bir büyüğümüzü, sevdiğimiz birisini bile evimize davet ettiğimizde önce bir temizlik yapıyoruz. Bu temizlikten sonra onu davet ediyoruz, güzel bir şekilde ağırlıyoruz. Allah’ın mümin bir kulun kalbine yerleşebilmesi, orada tecelli edebilmesi, oranın “La” ile temizlenmesi, Allah’ın sevmem dediği şeylerden arınması ile mümkündür. Gönlün ameliyat edilmesi, tahliye edilmesi gerekiyor. Bu çalışma Mekke’ye tekabül ediyor ve insanı “kul” ediyor. Daha sonra da  “kulluk” çalışması başlıyor. Sen gönlünde şirke ait, fesada ait her şeyi boşalttığın zaman; artık senin kulluğun müthiş bir değer kazanıyor. Hadiste diyor ki “Nice namaz kılanlar vardır, kıldıkları namaz; yatıp kalkmaktan ibarettir. Nice oruç tutanlar vardır, tuttukları oruç; aç kalmaktan ibarettir. Onlar, zekâtı gösteriş olsun diye verirler.” “Onlar emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l- münker yapıyoruz diye yola çıkarlar ama yaptıkları demagojiden ve lafazanlıktan başka bir şey değildir” deniliyor. Ağaç projemizin sürecini âcizane anlatmaya çalışıyorum, vaktimizden dolayı da biraz toparlamak istiyorum. İşte kök bölgesi iman ilkelerini, tevhidin açılımını, zihin ve gönülde tedaviler yapmayı, kul olmayı öğretiyor. Yani Mekke’yi öğretiyor. Allah-insan ilişkisini doğru ve tam manasıyla anlamamızı ve kalpteki tasdiki gerçekleştirmeyi amaçlıyor.

Toprak üstü bölgemiz, kelim-i şehadetle başlıyor. Toprak üstü bölgesinde namaz ve açılımı olan oruç, zekât,hac var..Bunları ayrıntılı anlatamıyorum şu anda vaktimizin kısıtlılığından dolayı. Toprak üstü bölgesi(Medine); İslam ilkelerini, şehadet ve namazın açılımını öğretir. 10 yıl sürmüştür. Bir de meyvelerimiz var. Buna da değinmezsek projemiz yarım kalır. Sosyal hayatımızı ihya eden yasalar bütünü vardır. Nedir bu yasalar? Aile, eğitim, ticaret, iktisat, adalet(hukuk), sağlık, savunma gibi. Şimdi bu kurumlar böyle bir kök ve böyle bir gövdenin üzerine bina edilmelidir, yani iman ve İslam’ın üzerine. “Çünkü akide ve amelden beslenmeyen hiçbir sistem ayakta kalamaz.” “Hakka ve adalete dayanmayan hiçbir sistem ayakta kalamaz.”Sağlam bir cemiyet, sağlam ailelerden oluşur. Sağlam aileler, sağlam fertlerden oluşur. İşte bu itibarla, içtimai kemâlât olacaksa bunlar fertlerle başlar. Aile ile zirveye, doruk noktalarına çıkar ve daha sonra mükemmel bir toplum, mükemmel bir millet olur. Bu projemizin tamamlanabilmesi Mekke’yi ve Medine’yi yaşamak; kök bölgemizi sağlamlaştırmak, gövde bölgemizin üzerine de bu meyveleri yerleştirmekle olacaktır. Çünkü meyve, bu ağacın ürünüdür.  Unutmayalım : “Hakka ve adalete dayanmayan hiçbir sistem ayakta kalamaz.’’

Mustafa BİRGİN: Eyvallah! O zaman Mekke Dönemi, Medine dönemi birlikte ele alınırsa meyveler de kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Sefer YEŞİL: Çok doğru bir tespit yapıyorsunuz. Çünkü Mekke köktür, iman bölgesidir, kalpte tasdiktir. Medine gövdedir. Mekke ve Medine, yani iman ve İslam… Bu meyveler Mekke ve Medine’nin açılımıdır. Günümüzün eğitim sistemine, aile hayatına bakalım. Acaba bunlar kendi bireysel yönetimlerinin kurallarını nereden alıyorlar? Bakıyorsunuz aile hayatı paramparça olmuş. İlişkiler menfaate dönüşmüş. Sosyal hayata bakıyorsunuz, siyasi arenaya bakıyorsunuz, hukuksal düzenlemelerimize bakıyorsunuz, savunma düzenlemelerimize bakıyorsunuz. Acaba bunlar hangi kök ve gövdenin üzerine kurulmuş? Elma ağacında, ayva yetişmez.

Çünkü tohum neyse, meyve de o’dur. Bizim ağacımızın tohumu tevhiddir. Meyvesi de sosyal hayatı ihya eden yasalardır. Sulh içinde, barış içinde, adalet içinde olabilmek fertlerin akidelerinin düzeltilmesi ile mümkündür. Çünkü fertlerin imanî noktada gösterecekleri zafiyet topluma yansıyacaktır. Fesat olacaktır. Yeryüzü İslam dini üzerine varlığını sürdürüyor. Tevhid üzerine varlığını sürdürüyor. Öyleyse Allah’ın reddet dediğini reddedip, kabul et dediğini kabul ederek sağlıklı bir teslimiyet ortaya koyabiliriz. Sağlıklı bir toplum olabiliriz, adaletli bir toplum olabiliriz.

Mustafa BİRGİN: Hocam çok çok teşekkür ediyoruz.