ruhsal-zeka

ZEKA VE AKIL ARASINDAKİ FARK

Zeka ile vicdanın kazandırdığı akıl arasındaki farkı şöyle bir örnekle belirginleştirebiliriz: Bir bilim adamı, hücre ile ilgili yıllarca çok derin ve detaylı araştırmalar yapabilir. Bu konuda dünyanın en bilgili kişisi de olabilir. Ancak eğer akıl ve vicdandan yoksunsa, bu kişi sadece hücre ile ilgili bilgilere sahip olacaktır, yani bu bilgileri sadece taşıyacaktır. Dolayısıyla bu bilgilerin doğrultusunda doğru bir çıkarım yapamayacaktır.
Oysa vicdan ve akıl sahibi bir insan, hücredeki mucizevi özellikleri, detayındaki mükemmellikleri görerek, bu kadar karmaşık bir yapının ancak ve ancak bir Yaratan’ı, üstün akıl sahibi bir tasarlayıcısı olması gerektiğini anlar. İnsan vicdanıyla düşünmeye devam ederse şu sonuca varacaktır: Hücreyi bu mükemmellikte yaratan güç, diğer tüm canlı ve cansız varlıkların da Yaratıcı’sı olmalıdır.
Kuran’da bu yöntemle yani vicdanının sesini dinleyerek Allah’ı bulan Hz. İbrahim şöyle örnek verilmektedir:Gece, üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: “Bu benim Rabbimdir.” Fakat (yıldız) kayboluverince: “Ben kaybolup-gidenleri sevmem” demişti. Ardından Ay’ı, (etrafa aydınlık saçarak) doğar görünce: “Bu benim Rabbim” demiş, fakat o da kayboluverince: “Andolsun”demişti, “Eğer Rabbim beni doğru yola erdirmezse gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum.”
Sonra güneşi (etrafa ışıklar saçarak) doğar görünce: “İşte bu benim Rabbim, bu en büyük”demişti. Ama o da kayboluverince, kavmine demişti ki: “Ey kavmim, doğrusu ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım. Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim.” (Enam Suresi, 76-79)
Yukarıdaki ayetlerde Hz. İbrahim’in akıl yoluyla Allah’ı nasıl bulduğu görülmektedir. İbrahim Peygamber vicdanıyla, çevresinde gördüğü herşeyin ancak birer yaratılmış varlık olduklarını anlamıştır. Vicdanına başvuran herkes, kendisine anlatan biri bulunmasa dahi bu gerçeği görebilecektir. Hırslarını, tutkularını karıştırmadan samimi olarak, sadece vicdanını kullanarak düşünen herkes Allah’ın varlığını ve yüceliğini kavrayabilir
Vicdanına uyan her insan kolaylıkla doğruyu ve yanlışı görerek akıl sahibi olabilir.
Ancak kimi insanlar vicdanlarının sesini duydukları ve doğruyu söylediğini bildikleri halde onu bastırmaya çalışırlar.
Bu gibi durumlarda vicdanlarını örten bu kimseler, bir süre sonra doğrunun ve yanlışın ne olduğunu ayırt edemeyecek hale gelirler.
Allah’ın büyüklüğünü ve bunun karşılığında kendi acizliklerini düşünmez, Allah’ın verdiği özellikleri kendi kendilerine elde ettikleri bir üstünlük zanneder ve kendilerini büyük görmeye başlarlar.
Allah Kuran’da bu gibi kişilerin kendi HEVALARINI İLAH EDİNDİKLERİNDEN bahsetmiştir.
Bu konuyla ilgili ayetlerden bir tanesi şöyledir: Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz? (Casiye Suresi, 23)
Ayette de belirtildiği gibi kendisini ilahlaştırarak büyüklenen kişi artık gördüklerini ve duyduklarını kavrayamaz.
Bunun sonucu olarak da akıl gibi büyük bir nimetten de yoksun kalmış olur.
Zekalarıyla ön plana çıkan kimseler yaptıkları buluşlarla, bilgi ve becerileriyle insanların beğenisini kazanabilir, hayranlık verici konuşmalar yapabilir ve hatta bu görünümleriyle dinden uzak toplumlarda bir üstünlük de elde edebilirler. Ancak bu, olayın sadece dışarıdan görünüşüdür; işin aslında ise bu kimseler gerçek akla dair bir alamet gösteremezler. Ancak şu da önemlidir; bu kişiler, içerisinde bulundukları durumun farkında değildirler. Zekanın kendilerini insanlar arasında en üstün konuma getirdiğini zanneder ve gururlanırlar.
Akıllı bir insan ise bu kimselerin, akıldan tamamen yoksun olduklarını çok açık bir biçimde görebilir. Ve bu insanların, kendi zannettiklerinin aksine, aslında ne kadar aciz bir durumda olduklarını anlayabilir.

      bilincin içeriği yoksa sınırı da yoktur